Sîreti, Zühdü, Faziletleri ve Cömertliği

[1]

Kâtibi şöyle dedi: Ben Ebû Abdillah’dan işittim, o: İçinde dünyâ zikri bulunan bir kelâm etmek istediğimde muhakkak Allah’a hamd ve sena ile başlamışımdır, diyordu.

Yine kâtibi şöyle dedi: Ebû Abdillah el-Buhârî’nin babasından vâ­ris olduğu büyük malı vardı. Kendisi bu malı mudârebe ortaklığına verirdi.[2] Bir defasında alacaklısı Buhârî’nin zararına büyük bir mal kesip almıştı. Firabr’de iken Buhârî’ye o alacaklısının Âmul’e gelmiş olduğu haberi ulaştı. Biz kendisine: Âmul’e geçmen ve malını ondan alman gerekir, dedik.

Buharı: O alacaklıyı korkutmamız bize yakışa­cak iş değildir, dedi. Sonra alacaklısına haber ulaştı ve o alacaklı zât Havârizm’e doğru çıktı. Biz yine Buhârî’ye: Âmul şehrinin vâlîsi Ebû Seleme el-Keşşânî’ye, onun mektûb yazması için söylemen lâzım ge­lir, dedik. Buhârî: Eğer ben onlardan bir mektûb alırsam, onlar bu kitâb hususunda benden tamâa düşerler. Ben ise dînimi dünyâm mukaabili nde satacak değilim, dedi. Biz gayret ettik, çalıştık; fakat o hiçbir şey almadı. Nihayet biz, Buhârî’nin emri olmaksızın sultân ile konuştuk. Sultân Havârizm valisine mektûb yazdı. Bizim bu teşeb­büsümüz Ebû Abdillah’a ulaştığı zaman, o şiddetli bir gücenişle gü­cendi ve: Bana karşı kendi nefsimden daha şefkatli olmayınız, dedi. Ve birkaç mektûb yazdı, bu mektûbların yanına başka mektûblar koy­du. Havârizm’deki bâzı arkadaşlarına da alacaklısı olan o adama ta­arruz edilmemes ini yazdı. Sonra alacaklısı oradan dönüp Merv tarafına yöneldi. Tüccarlar toplandılar, sultân’a haber verildi. Sultân borçlu olan o kimse üzerinde şiddet tedbîri kullanmak istedi. Ebû Abdillah bu tedbîri çirkin görüp istemedi. Bizzat kendisi alacaklısı ile, her sene ala­caklısının kendisine az bir şeyden ibaret olan on dirhem vermesi şartı üzerine sulh anlaşması yaptı. Hâlbuki alacağı olan mal yirmi bin dir­hem idi. Buhârî bu maldan bir dirheme ve daha çoğuna da ulaşamadı.

Yine kâtibi dedi ki: Ben Buhârî’den işittim, şöyle diyordu: Ben as­la herhangi bir şeyi satın alma işini üzerime almadım, muhakkak bu işi bir insana emrederdi m de o insan benim için satın alırdı. Buhârî’ye, niçin böyle yapardın? diye soruldu. Buhârî: Çünkü bu işte artırma, eksiltme ve karıştırma vardır, dedi.

Bekr ibn Munîr zikr etti ki, kendisi Buhârî’ye ticâret için hazır­lanmış bir mal taşımış, o malı kendisine oğlu Ahmed göndermişti. Ni­hayet o mal sebebiyle bâzı tüccarlar toplandılar ve o malı Buhârî’den beş bin dirhem kazanç mukaabili nde istediler ..Buhârî onlara: Bu gece beni serbest bırakın, yanımdan gidin, dedi. Ertesi günü başka tüccar­lar geldiler ve ticâret malını on bin dirhem kâr mukaabili nde istedi­ler. Buhârî bu ikinci gelen tacirler grubuna: Ben bu malı dün gece bana gelmiş olan tacirlere satmaya niyyet ettim; o niyyetimi bozmak iste­mem, dedi.

Muhammed ibn Ebî Hatim şöyle dedi:  Buhârî  şöyle diyordu:

Bir defasında Âdem ibn Ebî İyâs’a doğru çıktım. O sırada nafaka­mın yanî paramın bana ulaşması gecikmişti. Ben harçlıksız olduğum için kuru otları yemeğe başlamıştım. Bu hâlimi de kimseye haber ver­miyordum. Üçüncü gün olunca bana tanımadığım birisi geldi, bir çı­kın dînâr uzattı ve: Bunu kendi nefsine harca, dedi.

Yine Muhammed ibn Ebî Hatim şöyle dedi: Ben Ebû Abdillah el-Buhârî’den işittim: Bir müslümâna, duâ edildiği zaman icabet olunmayac ak bir hâletde bulunması yakışmaz, diyordu.

Yine kâtibi dedi ki: Ben Buhârî’den işittim, şöyle diyordu: Ben bir ayda beş yüz dirhem kazanç alıyordum. Bu kazancı ilim arama yolun­da harcıyordum. “Allah nezdinde olan ise hem daha hayırlı, hem daha devamlıdır” (el-Kasas:60; eş-Şûrâ: 36).

Yine kâtibi şöyle dedi: Biz Firabr’de idik. Ebû Abdillah el-Buhârî, Buhârâ’ya yakın olan bir yerde bir ribât yaptırıyordu.[3] Pek çok halk toplandı, bu iş üzerinde ona yardım ediyorlar dı. Kendisi de bizzat tuğ­la taşıyordu. Ben ona: Yâ Ebâ Abdillah, sen bununla yetin, derdim de, o: İşte bu iş bana fayda verecek olandır, derdi. Râvî dedi ki: Buhârî oradakile r için bir sığır kesmişti. Tencerele re yetişip pişdikleri zaman insanları yemeğe çağırdı. Beraberin de yüz kişi yâhud daha fazlası var­dı. Kendisi bu toplanan halk kadar insan toplanacağını bilememişti. Biz onunla beraber Firabr’den üç dirhem mukaabili nde ekmek çıkar­mıştık. O zaman ekmek beş batmanı, bir dirhem mukaabili nde idi.[4] Biz bu ekmeği oradakile rin önüne koyduk, hâzır bulunanla rın hepsi yedi ve epey ekmek artmıştı.

Yine kâtibi şöyle dedi: Buhârî yemesi çok az, talebeler e ihsanı çok, cömertliği aşırı bir kimse idi.

Abdullah ibn Muhammed es-Sayârifî şöyle dedi: Ben Ebû Abdillah el-Buhârî’nin evinde, onun yanında bulunuyor dum. Cariyesi geldi ve eve girmek istedi. Bu sırada cariyenin ayağı sürçüp tökezledi de Bu­hârî’nin önündeki mürekkeb hokkası ve divitinin üzerine kapandı. Bu­hârî cariyeye:

– Nasıl yürüyorsun? dedi. Câriye de:

– Yol mevcûd olmadığı zaman ben nasıl yürürüm? deyiverdi . Bunun üzerine Buhârî ellerini uzattı da:

– Git, ben seni âzâd ettim, dedi.

Buhârî’ye:Yâ Ebâ Abdillâh! Bu câriye seni öfkelendirdi mi? denildi. Buharı: Ben yaptığım bu hürriyet verme işimle nefsimi râzî kılmışımdır, dedi.[5]

Umer ibn Hafs el-Aşkar da şöyle dedi: Biz Basra’da Ebû Abdillah Muhammed ibn İsmâîl ile beraber bir topluluk idik, hadîs yazıyorduk. Biz onu birkaç gün yanımızdan kaybettik . Sonra onu bir evin içinde çıplak hâlde bulduk. Yanında bulunan eşyasını kaybetmiş. Biz hemen onun için bir mıkdâr dirhem topladık ve onu giydirdik .

Kâtibi dedi ki: Ben Buhârî’den işittim, kendisine bir hadîsin habe­ri sorulmuştu da o şöyle diyordu: Yâ Ebâ Fulân! Sen benim tedlîs ya­pıyor olduğumu düşünüyorsun. Hâlbuki ben, hakkında nazar olan bir adamdan dolayı on bin hadîs terk etmişimdir. Ve yine ben bunun ka­darını yâhud bundan çoğunu hakkında benim için bir nazar, bir görüş olan diğer sebebden dolayı terk ettim.

Hafız Ebu’1-Fadl Ahmed ibn Alî es-Süleymânî şöyle dedi: Ben Alî ibn Muhammed ibn Mansûr’dan işittim, şöyle diyordu: Ben babamdan işittim, şöyle diyordu: Biz Ebû Abdillah el-Buhârî’nin meclisind e idik. Bir insan onun sakalından bir çöp alıp kaldırdı ve o çöpü yere attı. O ânda Muhammed ibn İsmâîl el-Buhârî’yi gözetledim. Buhârî o atılan çöpe ve insanlara bakıyordu, insanlar ona bakmayı bıraktıkları zaman Buhârî’ye baktım ki, o elini uzattı, o çöpü yerden kaldırdı ve yeninin içine koydu. Mescidden çıktığında ona yine baktım ki, yenine koydu­ğu o çöpü çıkardı da yere attı. Sanki o bu hareketiy le sakalının korun­muş olduğu çöpten mescidi de korumuş oluyordu.

Kâtibi şöyle dedi: Ben Buhârî’den şöyle derken işittim: Kör olan Ebû Ma’şer’e:

– Yâ Ebâ Ma’şer, bana hakkını halâl et, dedi. Ebû Ma’şer:

– Hangi şeyden halâl edeyim? dedi. Buhârî şöyle anlattı:

– Ben bir gün bir hadîs rivayetim de sana baktım. Sen o hadîsden hoşlanmıştın da başını ve ellerini hareket ettiriyor dun ve bu hoşlan­mandan dolayı gülümsüyordun, dedi. Ebû Ma’şer:

– Yâ Ebâ Abdillah, sana halâl olsun, Allah sana merhameti ni dâ­im eylesin, dedi.

Kâtibi şöyle dedi: Ben Buhârî’den işittim ki o: Ben Rabb’ımdan iki kerre istekte bulundum, derhâl benim isteğime icabet buyurdu. Artık bundan sonra istekte bulunmayı arzu etmiyeceğim. Zîrâ belki böyle istekte bulunup da icabet buyurması, benim hasenatımı eksiltir, di­yordu.

Kâtibi şöyle dedi: Ben Buhârî’den işittim, o: Âhiret’te benim için bir hasım olmıyacaktır, diyordu. Ben de: Bâzı insanlar senin et-Târîh kitabından hoşlanmıyorlar ve “Onda insanlara gıybet etme suçu vardır” diyorlar, dedim. Buhârî:

– Biz onu rivayet olarak nakletmişizdir; biz onu kendi nefsimiz­den nakletmem işizdir. Peygamber (S) de “Bi’se ahu’l-aşîre = Aşiretin ne kötü kardeşi”[6] tâbirini söylemiştir, dedi.

Râvîsi dedi ki: Ben yine Buhârî’den işittim ki, o: Ben gıybetin ha­ram olduğunu bildiğimden beri hiçbir kimseyi asla gıybet etmedim, diyordu.

Bekr ibn Munîr şöyle diyordu: Ben Ebû Abdillah Muhammed ibn İsmâîl el-Buhârî’den işittim, o: Ben bir kimseyi gıybet etmiş olmam­dan dolayı beni hesaba çekmiyerek Allah’a kavuşacağımı kuvvetle ümîd etmekteyi m, diyordu.

Hafız ibn Hacer şöyle dedi: Buhârî’nin hadîs ricali aleyhine olan kelâmında ziyâde bir sakınma ve olgun bir araştırma vardır. Bu hu­sus el-cerh ve’t-ta’dîl hakkındaki kelâmını teemmül edenlere zahir ola­caktır. Çünkü o en çok “Seketû anhu: Ondan sükût ettiler”, “Fîhi nazar: Onun hakkında düşünmek vardır”, “Terekûhu: Onu terk ettiler” ve bunlara benzer tâbirleri söylemektedir. “Kezzâb: Çok yalancı” yâ­hud “Vaddâ’: Hadîs uydurucu” tâbirlerini söylemesi azdır. O ancak “Kezzebehû fulânun: Fulân ona yalancılık isnâd etti” ta’bîrini söyler[7].

Ebu’l-Hasen Yûsuf ibn Ebî Zerr el-Buhârî şöyle hikâye etti: Ebû Abdillah Muhammed ibn İsmâîl el-Buhârî hastalandı. Suyunu tabîblere gösterdiler. Tabîbler: Bu su, bâzı perhizkâr Hristiyan papazlarının suyuna benzemekt edir. Çünkü bu papazlar ekmekleri katığa bulayıp yemezler, dâima katıksız ekmek yerler, dediler[8]. Buhârî de, ben kırk yıldan beri bolca katıklı ekmek yemedim, diyerek tabîblerin sözlerini doğruladı. Buhârî’nin yanında bulunanla r tabîblere bu has­talığın ilâcını sordular da, tabîbler: Bunun ilâcı katıktır, dediler. Bu­hârî katık yemekten çekindi; nihayet üstâdları ve ilim sahihleri ısrar ettiler de Buhârî ekmekle şeker yemeğe kadar onlara icabet etti.[9]
[1] Hedyu’s-Sâri, s.480 vd. “Zikru sîretihî ve şemâilihî ve zuhdihî ve fadâilihî”. İrşâdu’s-Sâri, I, 33 vd., “Zuhdihî ve verâihî ve ibâdetihi…”

[2] Mudârebe: Bir kimseden ticâret için mal alıp kazandıktan sonra kârına ortak eyle­mek mânâsında kullanılır… Ve mukaarada mudârebe manasınadır ki, karz mad­desinde sureti açıklanmıştır. İşbu mudârebe rızk talebi için seyr ve sefer mânâsına olan darb’dan alınmıştır (Kaamûs Ter).

Mukaarada: Ve mudârebe veçhile olan muameleye ıtlak olunur ki, bir kimseye ticâret eylemek için bir mıkdâr sermâye verip, aralarında şart eyledikle ri vech üzere ve zarar ve hüsran sermâyeye âid olmak üzere fâidesine ortak olmaktan ibarettir . Mudârebe, arzda yürüyüp çalışmak (Seyr ve sa’y fî’l-ard) mânâsından alın­mış olduğu gibi, mukaaraza dahî güya ki mesafe kat’ eylemek ma’nâsından alın­mıştır (Kaamûs Ter.).

[3] er-Ribât: Kitâb vezninde bir nesne bağlanacak şeye denir ki bağ tâbir olunur… ve kervansar aya, tekyeye ve imarete ıtlak olunur ki, musâfirler için binâ kılınır, onda davarları bağlandığı için…

[4] Metinde zikr olunan Menn, bir ölçü veyâ tartıdır ki şer’an 180 mıskal, örfen 280 miskal gelir, cem’i “emnân” dır. Ve menn bir türlü keyl yâhud mîzân, alâ kavlin iki rıtl mıkdâra denir ki, lisânımızda batman tâbir olunur (Kaamûs Ter.).

[5] Hedyu’s-Sârî, s.480, “Zikru sîretihî….” İmâm Buhârî’nin Hâl Tercemesi/61

[6] Buhârî, VII, 5-30 Edeb, Bâbu mâ yecûzu min iğtiyâbi ehli’l-fesâdi ve’r-riyebi; Bu­hârî, VII, 58, Edeb, Bâbu’l-mudârât maannâsi; Ömer Ziyâeddîn Dağıstânî, Sünenü’1-Akvâli’n-Nebeviyye, rak:3399, 3458.

[7] Hedyu’s-Sâri, s.481 vd., “Zikru sîretihî….”

[8] Metindeki “Uskuff” kelimesi hakkında şu îzâh verilmiştir:

el-Uskuff: Urdunn vezninde, ve’1-uskuf, kutrub vezninde, ve’s-sukf, kufi vezninde nasârâ taifesini n dîn ve âyinleri babında olan reislerin e denir ki papaz tâbir olu­nur. Bir kavle göre mahvet ve haşmet üzere olmayıp tevazu’ ve âdâb ve tehâşû” üzere yürür olan krallarına denir, yâhud âlimlerine denir. Bâzıları indinde uskuff, rütbe­de “kıssîs” dedikleri nden yukarı ve “mıtrân” dedikleri nden aşağı olan keşişler­dir. Cem’i esâkife ve esâkıf gelir… (Kaamûs Ter., III, 618).

[9] Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları; 57-61.

Explore posts in the same categories: Sîreti, Zühdü, Faziletleri ve Cömertliği, İmam Buhari

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: