Zühd ve Takva Yönü

Bazı Prensip ve Görüşleri

 

Müfessirimiz, tâbiûnun ilmen ileri gelenlerinden olduğu gibi[543], yaşca da önde gelenlerindendir. Onun için, gördüğü ve ders aldığı yüzlerce sahâbenin ilim ve yaşayışında, Hazret-i Peygamber’in sünnetini, dolayısıyla onun örnek ahlâkını ve yaşayışını görmüş oluyordu. Bir asra yaklaşan ömrü boyunca, İslâm toplumunda, şer’î ilimlerde nice mütehassıs âlimler yetişmiş; birçok İslâmî müessese kurulmuş ve İslâm’ın tevhîd bayrağı, doğuda Hindistan ve batıda İspanya topraklarında dalgalanmaya başlamıştır.

 

 

Böylece, ilim adamları ve devlet yöneticileri, bilgileri ve kabiliyetleri oranında İslâm’ın yayılmasına gayret ve titizlik göstermişlerdir. Bu arada, dinî esasları yanlış anlayan ve uygulayanlar ile ibadetlerin yerine getirilmesinde gevşeklik gösterenler, özellikle İslâm’ı yeni kabullenmiş topluluklar, âlimlerin murakabesi altına alınmış ve sahâbe-i kirâm, birer birer hayattan ayrıldıkça, sünnetin nakil ve insanları hakka davet sorumluluğu, tâbiîlerin omuzlarında kalmaya  başlamıştır.  

İşte Hasan-i Basrî, bu davetçilerin öncülerindendir. Şimdi onun zühd ve takvasıyla ilgili, bazı prensip ve görüşleri ele alınacaktır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: 

 

1) Toplumu yüksek ve mutlu bir hayata çağırmasıHasen, cemiyetteki bütün fertlerin, sahâbe-i kirâm yaşayışında olmalarını ister ve topluma şöyle seslenir:  

“Vallahi ben yetmiş  Bedrîye (Bedir gazvesine katılan sahabîye) yetiştim. Eğer siz onları görseydiniz, ‘Bunlar delidirler!’ derdiniz; şayet onlar sizin iyilerinizi görselerdi, ‘Bunların (gerçek İslâm’dan) nasipleri yok!’ ve kötülerinizi görselerdi  ‘Bunlar hesap gününe inanmıyorlar!’ derlerdi[544].”  

Bu ikazlarını daha da müşahhas hâle getirir ve “Öyleleriyle sohbet ettim ki, yerde yiyiyorlar ve yerde uyuyorlardı; Safvân ibn Muhriz, onlardan biridir.[545]” diyerek, sünnetin uygulanmasında hassasiyet gösterir. Sonra, sahâbe-i kirâmın gayelerinin dini tebliğ olduğunu ve yiyecek ile giyecek gibi şeylerin, zarurî ihtiyacı karşılayacak kadar olmasının, insan hayatının devamı için yeterli olduğunu zikreder:  

“Allah’a yemin ederim, dünya onların gözünde üzerinde yürüdüğünüz topraktan da aşağı idi ve yanlarında, ancak kendilerne yetecek kadar yiyecek olduğu halde, ‘Bunun hepsini yimem doğru olmaz; birazını Allah için ayıracağım.’ der ve onu sadaka  alarak verirdi.[546]” şeklinde naklettiği bu mütevazi ve kardeşlik esaslarına dayanan sahâbe hayatının, bütün fertlerce uygulanması tavsiyesinde bulunur.  

2) Allah’ı unutturan dünyayı kötülemesiİnsanoğlu yaratılış gayesine[547] uygun olarak Allah’a kulluk etmesi, yani O’nun birliğini kabul ederek, bildirdiği esaslar dairesinde hareket etmesi gerekirken, tam bir sorumsuzluk içinde, nefsanîliğin korkunç tuzağına düşmüştür. Âdeta kadere ve Allah’ın taksimatına inanmıyormuş gibi, kardeşinin elindeki mala göz dikmiş, kıskançlık hastalığına yakalanmış ve cemiyet hayatında, kardeşlik bağlarını koparan ve fertlerin birbirlerine, kin ve düşmanlık dolu duygularla bakmalarına sebep olan, dolayısıyla toplumun huzur ve sükûnunu ihlâl eden gıybet, çekiştirme, söz taşıma gibi illetlere tutulmuştur. 

Diğer taraftan, sanki bu dünyada bâki kalacakmış gibi, hırsla mal depolayıp, bunun birazını olsun, fakirlere vermeyen; yetim ve kimsesizler hakkında, kalbinde bir acıma hissi duymayan ve bir makama geçtiğinde, halkı küçük gören, insanların şeref ve haysiyetini hiçe sayarak, teb’asına hakaret eden, hatta zulmeden insanoğlu, İslâm’ın kendisine verdiği emanetlere ihanet etmiş, İslâm ile olan râbıtasını bir bir kopararak, Allah’tan uzaklaşma yolunu tutmuştur. 

İşte Hasen-ı Basrî’nin dünya diye isimlendirdiği, bu yol ve tutumdur. Başka bir ifade ile evlât, zevce, hatta ilim dahi olsa, insanı, İslâmî bağlardan çözerek, devamlı kötülüğü telkin eden nefsini[548] azizleştiriyorsa, o, dünyadır!  

Hasen, Ömer ibn Abdilaziz’e yazdığı uzun bir mektubunda, dünyayı geniş bir şekilde açıklarken, “Dünyayı aziz tutan, zelîl olur; dünyalık peşinde koşan, fakir döşer. O, bir zehir gibidir; bilmeyen onu yer de helâk olur.” demiş ve “Ey mü’minlerin emîri, ondan sakın; zira ona kıymet verenler, ne zaman sevinirlerse, hemen arkasından bir sıkıntı ile karşılaşırlar.”  şeklinde uyarıda bulunmuştur.  

Mektubunda, âyet-i kerimelere de temas ederek “Eğer onu yaratan Allahü taâlâ, onun bu tehlikelerini haber vermese, hakkında darb-ı meseller[549] ortaya koymasa ve ondan uzaklaşmayı emretmeseydi bile o, bizzat uykudakileri uyandırır ve gaflette olanları ikaz ederdi; oysa Allah, ondan menetmiş ve bu konuda mev’izalar vermiştir.[550]” demiştir. 

3) Nefsi tezkiyeAcaba insanoğlu, dünya hırsına düşkün ve kötülüğü emreden nefsin[551] hegemonyasından nasıl kurtulup, mevlâsının râzı olduğu müstekîm[552] yola girecektir? Bu hususta Hasen’in tespiti şöyledir: “Azgın atın geme ihtiyacı, nefsin geme ihtiyacından, daha şiddetli değildir.[553]” diyerek, onun, zaptı zor, şer bir kuvvet olduğunu ifade ettikten sonra, “Bu azgın nefsi gemleyiniz; ona isyan ediniz, şayet ona itâat ederseniz, o sizi kötülük uçurumuna atar. (Onun şerrinden korunmak için Allah’ı) zikrediniz.[554]” şeklindeki açık beyanı ile, ondan korunma çarelerinden birini göstermiş oluyor.  

Bu hususta önemli olan, âyet-i kerimede de işaret edildiği gibi, kişinin kalb-i selîme[555] kavuşmasıdır. Böyle bir kalbe kavuşabilmek için de insanın kalp, göz ve kulağından[556] gaflet perdelerini yırtan zikre yönelmesinin şart olduğunu, Ra’d sûresi’nin 28. âyetinden anlamak zor değildir; çünkü bu âyette, kalplerin huzur bulması zikre bağlanmaktadır.  

Fakat mesele burada nihâî çözüme kavuşmuş olmuyor; nefsinin ağına düşmemek için, insanın hayatı boyunca onu, mürâkabe ve muhâsebe sistemiyle, devamlı kontrol altında bulundurmak zorundadır. Ve bu konuda Hasen, “Kim, nefsini dünyada hesaba çekerse, âhirette onun hesabı hafîf olur; kim onu hesaba çekmezse, âhirette onun hesabı çok zor olur.[557]” diyerek, murakabenin şart olduğunu söylüyor ve mü’minin; nefsine hoş gelen bir şey gördüğünde “Vallâhi, sen benim hoşuma gidiyorsun ve istediğim şeysin; fakat seninle benim aramda bir engel vardır.[558]” şeklindeki oto-kritikle, bir işi yapmazdan önce; şayet insanlık gereği bir kötülük yaparsa, “Bununla ne istedim; Allah’a yemin ederim, bunda özürlü değilim; yemin ederim, inşallah bir daha buna asla dönmiyeceğim.[559]” sözleriyle de amelden sonra, nefsini nasıl yargılaması gerektiğini, bize göstermiş oluyor.  

İşte bu muhâsebe (otokritik) insanı, başkalarının ayıplarıyla uğraşmak yerine, kendi ayıplarını görmeye ve onlarla meşgul olmaya yöneltmek gibi bir netice verir. Hasan-ı Basrî bunu şöyle dile getiriyor:  

“Âdemoğlu, sende olan bir kusurla, insanları ayıplayıp dururken, asla imanın hakikatına erişemezsin; hatta, kendindeki bu kusuru düzeltemedikçe, başkalarındakini düzeltemezsin. Eğer kendi kusurlarını ortadan kaldırmakla uğraşırsan, işte sen, Allah’ın en sevgili kullarından biri  olmuş olursun.[560]” 

 4) Amelde hassasiyet Nefis murâkabesi ve muhâsebesinin başka bir sonucu da mü’minin, ibadet, daha geniş anlamda amel durumunun denetlenmesidir. Nitekim, Asr sûresinde, insanın hüsrandan kurtulabilmesi için, imandan sonra üç şarttan birinin amel-i sâlih olduğu zikredilmiştir. Onun için Hasen, “Ey âdemoğlu, ‘kişi sevdiği ile beraberdir. [561]’ hadisi seni aldatmasın; şüphesiz sen, iyilerin amellerini yapmadıkça, asla onlara katılamazsın. Yahudi ve hristiyanlar da peygamberlerini seviyorlar ama, onlarla beraber değildirler.[562]” demiş ve âlimlerin ilmini ve hukemanın sözlerini toplayıp da sefihler gibi amel edenlerden olma[563] ikazında bulunmuştur. Başka bir sözlerinde:    

“İstediğiniz kadar öğrenin; Allah’a yemin ederim ki, amel etmedikçe, Allah size ecir vermez.[564]” demiştir. Burada, önemli bir konu olan imanla amel arasındaki münasebete, ileride temas edileceğini hatırlatmak yerinde olacaktır. 

 5) Korku ve hüzünHasan-ı Basrî’nin ismi anıldığında, ilk hatıra gelen korku (havf)dur. Onun bu hususta, birçok sözü vardır; ama Hasen’in havf yönü üzerinde daha çok, talebe ve muasırları durmuşlardır. Onu görenler şöyle anlatırlar:  

“Geldiği zaman, sanki dostunu defnetmekten geliyormuş; oturduğunda, boynunun vurulması emredilmiş bir esîr; yanında cehennem anıldığında da sanki cehennem, ancak onun için yaratılmış gibiydi.[565]” Bir başkası “Hasenden daha çok hüzün içinde olan birini görmedim; onu ne zaman görsem, sanki başına bir felâket geldiğini sanırdım.[566]” demiştir. Talebesinden Humeyd de Hasen, Recep ayında, mescitte bir gün aramızdayken ağızına su alıp çalkaladı; şiddetli nefes aldı, sonra, omuzları titreyinceye kadar ağladı; sonra da “Eğer kalplerde hayat olsa, eğer kalpler sâlih olsa, sizi, sabahı kıyamet günü olan bir gece ile ağlatırdım.[567]” dediğini, bize nakletmektedir.  

İnsanın aklına, böyle bir duygunun aşırı olduğu gelebilir; ama o, bunun tabiî olduğunu, hatta Kur’ân-ı Kerîm’e iman eden bir mü’minin, ancak bu şekilde hareket etmesi gerektiğini söylüyor: “Allah’a yemin ederim, bu Kur’ân’a iman eden bir kul, ancak hüzünlü olur, solar; ancak bitkin hâle gelir, erir ve yorulur.[568]”  

Bu ifadelerden açıkça anlaşılıyor ki, onun hüznü ile Kur’ân-ı Kerîm arasında kuvvetli bir bağ vardır ve bu duygu, sadece ölüm ve cehennem korkusundan ileri gelmiş olmuyor; belki, bir emanet-i ilâhiyye olan Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu hakikatların icra ve tebliği ile ilgili omuzlarında duyduğu ağır bir mesuliyet duygusunun neticesiydi. Nitekim şu beyanı, böyle bir tesbiti doğrular mâhiyettedir: 

“Sahâbeden biri, gece Kur’ân okuyup, sabahleyin halkın arasına çıktığı zaman, halsiz ve benzi sararmış görülürdü. Bugün ise, durum böyle değildir; biri, gece Kur’ân’ın tamamını okuyup, halkın arasına çıktığında, yüzünde ondan bir eser göremezsiniz. Sanki örtüsünü başına çekip, sabaha kadar uyumuştur.[569]” 

Hasen, bu durumda korkuyu, mü’minin sıfatı olarak kabul etmiş oluyor. Korkunun zıddı olan el-emn (insanın, ahirette başına geleceklerden dolayı kendini emniyette hissetmesi) ise, münafıkın sıfatıdır. Şu sözlerinde, bu açıkça görülüyor:  

“Mü’min, iyilik ve merhamet; münafık ise, kötülük ve emniyet toplar[570]; çünkü, mü’min, Rabbı hakkında, hüsn-i zan beslediği için, amelini iyi yapar; münafık ise, (Rabbi hakkında) zannı kötü olduğundan, kötü amel işler.[571]” Bir başka sözlerinde de “Mü’min, korkunun gemlediği ve âhireti hatırlamanın, doğru yola sevkettiği bir kimsedir[572]; münafık ise, insanlardan günahkâr olanlar çoktur, (Allah) beni afveder ve bazı günahlarımın bana bir zararı yoktur der; bu şekilde, ameli unutur ve Allah’ın rahmetini temenni eder.[573]” demektedir.  

Görüldüğü gibi, Hasen bu açıklamalarıyla, Nisâ sûresinde[574] beyan olunan münafıkı kastetmiş olmuyor. İleride konular işlendikçe görüleceği gibi, Hasen’in tanımladığı münafık, mü’mindir; fakat, günah işlemekte, amelde bile bile tenbellik yapmakta ve nefs muhâsebesi gibi, önemli olan bir konuda, fazla hassasiyet göstermemektedir. Bir konuşmasında şöyle der: “Münafıka gelince, o, bizimle evlerde, sokaklarda ve çarşılardadır; Allah’a sığınırız, vallahi Rablerini tanımadılar.[575]” Korku kavramı ele alındığında, bunun kelâmla ilgili yönünün bulunduğunu ve ilerideki bölümlerde açıklanacağını burada hatırlatmakta fayda vardır. Ancak şu kadarı söylenecek olursa, Hasen’in izah etmeye çalıştığı korkunun, ince bir tefekkür ve muhasebe duygusunun eseri olarak, amele teşfik eden[576] bir fonksiyonu bulunmaktadır. Yoksa, Kelâm ilmine göre mü’minin, sadece korkması değil, ümit (recâ’) de etmesi şarttır ve imanlı olmanın gereğidir. Bu hususa, şu sözleriyle temas ediyor: “Recâ’ (ümit) ve havf (korku), mü’minin iki (kanatlı) binitidir.[577]” 

 6) Söz ve fiil uygunluğuHasen’in komşusu Hâlid ibn Safvân, onu şöyle anlatır: “İnsanlardan sırrı, açıklığına en çok benzeyeni ve sözü, işine en çok uyanı idi; şayet bir işe kalkarsa, onu başarırdı; bir şeyi emrettiğinde, onu, insanların en fazla yapanı, bir şeyden nehyettiğinde de ondan, insanların en çok sakınanı olurdu.[578]” Çünkü o, sözle amel arasındaki her ihtilâfta, bir nifak görüyordu. Nitekim, münafıkın alâmetleri bildirilen hadiste[579] de bu ifade edilmektedir. Kurtubî’nin rivâyetine göre Hasen, nifakı yalanda (nifâku’l-kizb) ve amelde (nifâku’l-amel) olmak üzere iki kısımda düşünüp, yalan nifakın Hazret-i Peygamber devrinde olduğunu; diğerinin ise, kıyamete kadar kesilmeyeceğini söylemektedir[580]. 

İşte onun, sözle fiil ayrılığına sebep olan nifakla ilgili görüşü, birçok düşüncesinin temeli olmuş, hatta “mü’min misin? ” sorusuna, herhangi bir nifakı üzerinde bulundurma ihtimalinden hareket ederek, yüce Allah’a karşı yalancı çıkmamak için, “inşallah” ifadesini kullanmıştır[581]. Bu prensibe (sözle fiil uygunluğuna) o kadar inanmıştı ki, kalbinde müspet tesir uyandırmayan bir vâizi dinledikten sonra, ona, şüphesiz “Ya senin kalbinde bir şer var veya benimkinde.[582]” demiştir.  

Bununla beraber o, bu konuda hiç bir ihtilâfa düşmedi de denilemez. Belki bu ihtilâf, onun tavazuunu da göstermektedir. Meselâ, Mutarrıf ibn Abdillâh’a “Arkadaşlarına vaaz et.” dediğinde, onun “Yapmadığımı söyliyeceğimden korkuyorum.” cevabı üzerine, “Allah iyiliğini versin, hangimiz (tam olarak) söylediğini yapıyor! Şeytan, bir kimsenin iyiliği emretmemesine ve kötülükten de nehyetmemesine kavuşmakla sevinir.[583]” şeklindeki ifadesi, bunu gösteriyorsa da Hasen-i Basrî’nin nefsini devamlı murâkabe ve muhâsebe altında tuttuğunu ve nifak hususunda ihtilâfa düşmemek için, çok hassas davandığını, ortaya konulan vesikalar ispat etmektedir.  

7) Cömertlik ve diğer konular hakkındaki düşünceleriYukarıdaki açıklamalardan sonra söylenebilir ki, Hasen’in zühdle ilgili prensip ve düşünceleri, bir sistem (doktrin) ifade etmektedir. Bu sistemin diğer bazı temel unsurları da güzel ahlâkı ihlâl eden şöhret[584], riya[585], kibir[586], hased[587] ve çok gülme[588] gibi kalp fesadına[589] yol açan hastalıklardan korunmasıdır. Müslümanın, bunlarla sünnet ölçülerine uygun bir mücadele vermesi gerekir. Hele şöhret ve riyanın tuzağına yakalanan bir kimsenin, amellerde istenilen ihlâsa asla erişemeyeceği ve netice olarak ilâhî rızaya kavuşamayacağı, izah istemez bir gerçektir. 

 Cömertlik yönüne gelince:  

Hasen’in maaşını alır almaz, onu fakirlere dağıttığı, ancak zarurî ihtiyaçlarına yetecek kadarını bıraktığı, yukarıda zikredilmişti. Böylece o, cömertlik konusunda icraatıyla güzel bir örnek verdiği gibi, işin fikrî yönünde de  öncülük etmiştir. 

Bilhassa, Cenab-ı Hakk’ın verdiği maldan, fakir, dul ve yetimin hakkını vermeyen ve onları gözetmeyen; dolayısıyla, malı fazlalaştıkça Allah’ı unutan cimri zenginlerin karşısına çıkmış ve onlarla sert bir mücadeleye girişmiştir[590]. Yaşadığı toplumda, bu cimri ve mütekebbir zenginlerin başında Safvân ibn Abdillâh ibn  el-Ehtem geliyordu. Hasen, Safvân’ın vasiyetinde bulundu ve onun çok para biriktirme sebebini dinledikten sonra, ona: “O parayı, sana teşekkür etmiyeceklere bıraktın ve şimdi özrünü kabul etmeyecek olan (Allah’)a gidiyorsun.[591]” demiştir.  

Diğer taraftan israf hakkında da “Bir kimsenin malını, nereden kazandığını öğrenmek istediğiniz zaman, nereye harcadığına bakınız; şüphesiz habîs (helâl olmayan kazanç), israfta harcanır.[592]” diyerek, esaslı bir ölçü tespit etmiştir. Zâhid mü’min; cimri ile müsrif arasında, orta yolu (kanaat yolunu) seçen  kimsedir. Bu husustaki görüşü, bugünün tıp otoritelerini hayrete düşürecek mahiyettedir. O da şudur:  

“Ey âdemoğlu, karnının üçte birine kadar ye; üçte birine kadar iç; üçte birini de düşünme ve teneffüs için ayır![593]”  

*  *  * 

Böylece, Hasan-i Basrî’nin  zühd ve takva konusundaki prensip ve görüşleri, kısaca özetlenmiş oluyor. Şayet bu yazılanların da bir benzetme yoluyla özeti yapılacak olursa, şöyle denilebilir:  

Kulun, gerçek anlamda kulluk sarayının hâs odasına kabul olunabilmesi için, kalbindeki iman ile tevbe ve istiğfar[594] kapısından sünnet-i seniyye bahçesine girer. Burada, çeşitli sünnet çiçeklerini koklamış olarak, hemen, duvarları havf ve recâ; tabanı, tevhîd, zikir, şukür, tevazu ve nefsî muhâsebe olan bir amel koridoruna geçer ki, ışıkları, sabır, tefekkür ve tevekküldür; ancak böyle bir koridorda şöhret, riya, kin, gurur, hased ve lüzumsuz-faydasız söz söyleme ve benzerleri gibi canavarların saldırısından kendini, güzel ahlâk zırhı ile koruyarak ilerler. Sonunda ihlâs ve sıdk odasına ayak basar. Böylece matlûp ve maksûduna kavuşur. 

Bu bilgilerden sonra insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Acaba Hasen, zühd ile ilgili bilgilerini kimden almıştır? 

 

[543] Kurtubî, Tefsîru’l-Kurtubî, I,36. 

[544] Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,134; Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, III,56. 

[545] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IV,14.  

[546] Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,134; Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, III,156. 

[547] Zâriyât, 51/56. 

[548] Yûsuf, 12/53. 

[549] Hadîd, 57/20. 

[550] Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,134 vd. Hasen’nin dünyayı zemmeden diğer rivâyetleri için Bk. Ebû Nuaym, a.g.e., II,134; Ebû’l-Ferec Abdurrahmân İbnu’l-Cevzî, el-Hasenu’l-Basrî. Mısır  1350/1931, s.54; Hasen’in sözlerinden oluşan bir Risale için Bk. Ayasofya Ktp.No. 1642.24a-33a (Risale: 64 yaprak; 15 satırdır.). 

[551] Yûsuf, 12/53. 

[552] Fâtiha, 1/6. 

[553] Gazâlî,  İhyâu ulûmi’d-dîn, III,42. 

[554] Câhiz, el-Beyân ve’l-tebyîn, I,297-298. 

[555] Şuarâ, 26/89. 

[556] Bk. A’râf, 7/179. 

[557] Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,157; Gazâlî,  İhyâu ulûmi’d-dîn, IV,252. 

[558] Ebû Nuaym, a.g.e., II,157; Gazâlî,  a.g.e., IV,252. 

[559] Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,157; Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, IV,252. Hasen’in nefs muhâsebesinde kullandığı ifadeler için Bk. Kurtubî, Tefsîru’l-Kurtubî, XIX,92-93. 

[560] Gazâlî,  İhyâu ulûmi’d-dîn, III,86. 

[561] Sahîhân’da geçmektedir: Bk. Celâlu’d-dîn es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sagîr, II,185, Kâhira 1373/1954, II,185. 

[562] Gazâlî, a.g.e., II,97; Şa’rânî, Kitâbu tenbîhı’l-mugterrîn, Mısır 1356/1937, s.60. 

[563] Gazâlî, a.g.e., I,39. 

[564] Gazâlî, a.g.e., I,42. İmanın amelle takviye edilmesine dair sözü için Bk. Câhiz, el-Beyân ve’l-tebyîn, III,144. 

[565] Câhiz, a.g.e., III,171. 

[566] Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,133. 

[567] Ebû Nuaym, a.g.e., II,143.       

[568] Ebû Nuaym, a.g.e., II,133. 

[569] Şa’rânî, Kitâbu tenbîhı’l-mugterrîn, s.22. 

[570] Ebû Ca’fer Muhammed ibn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân fî tefsîri’l-Kur’ân (Tefsîru’t-Taberî), Mısır 1323/1905, XVIII,25. 

[571] Ebû Nuaym, a.g.e., II,144. 

[572] Câhiz, el-Beyân ve’l-tebyîn, III,134. 

[573] Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,153.       

[574] Bk. Nisâ,142-145. 

[575] Ebû Nuaym, a.g.e., II,157. Hasen, insanları üç sınıfa ayırıyor: Mü’min, kâfir ve münafık. Bk. Ebû Nuaym, a.g.e., II,157.       

[576] Allah’tan korkmanın faydalarından biri de Allah’tan korkanın Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmaz olmasıdır. Bk. Câhiz, el-Beyân ve’l-tebyîn, III,146. 

[577] Ebû Nuaym, a.g.e., II,156. 

[578] Ebû Nuaym, a.g.e., II,47; Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IV,103. 

[579] Buhârî, el-Câmiu’s-sahîh, I,16. 

[580] Kurtubî, Tefsîru’l-Kurtubî, VIII,214. 

[581] Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, I,79. 

[582] Câhiz, el-Beyân ve’l-tebyîn, I,84. 

[583] Kurtubî, a.g.e., I,367. 

[584] İbn Sa’d, et-Tabakât, VII,122. 

[585] Kurtubî, a.g.e., XI,71. 

[586] Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,154; Gazâlî, a.g.e., III,205. 

[587] Gazâlî, a.g.e., III,112. 

[588] Hasen, 30 sene gülmedi: Bk. Gazâlî, a.g.e., III,79. 

[589] Sahâbe-i kiram, kalp fesadından çok korkuyorlardı: Bk. Ebû Nuaym, a.g.e., II,152. 

[590] Bk. Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,145; Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, III,205. 

[591] İbn Kuteybe, el-Meârif, s.404. 

[592] Câhiz, el-Buhalâ’, s.12.  

[593] Câhiz, a.g.e., s.91.  

[594] Hasen, “İstiğfârımız, (tekrar bir) istiğfara muhtaçtır.” demektedir. Bk. Ebû’l-Leys es-Semarkandî, Nasr ibn Muhammed ibn Ahmed, Tefsîru’l-Kur’ân (Bahru’l-ulûm) (Yazma), Ayasofya Ktp. No. 148 ve 149, 93a; Kurtubî, Tefsîru’l-Kurtubî, IV,210. Aynı söz Râbiatu’l-Adeviyye’ye de nispet edilmiştir. Bk. Abdu’l-Vahhâb eş-Şa’rânî, et-Tabakâtu’l-kubrâ, Mısır 1373/1954, I,65.

Explore posts in the same categories: Hasan Basri, Zühd ve Takva Yönü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: