Mezhebi

Şarih -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bütün fertleri Ebu Hanife mezhebine mensub ve büyük çoğunluğu da bu mezhebin hakimliğini yapmış bir aile ortamında yetişmiştir. Bu mezhebi babasından oldukça dikkatli bir şekilde ders olarak okumuştur ve bu da ona bu mezhebte kadılık görevini üstlenme ehliyetini kazandırmıştır.

 

Ayrıca bu eğitim onu bu mezhebin tedris edilmesi için vakfedilmiş medreselerde ders verme ehliyetine de sahip kılmıştır. Ancak o -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- yüce Allah’ın tevfîki ile daha sonra da sahip olduğu fıtrî istidad ve bilgiye susamışlığı, ilim ehli kimselerin mezheb ve görüşlerine dair geniş bilgisi ve bunları tam anlamıyla kuşatmış olması ile bunlar arasında karşılaştırma yapabilmekteki üstün kudreti sayesinde taklit boyunduruğundan kurtulabilmiş ve çeşitli görüşler ve mezheb kanaatleri arasında delilinin güçlülüğü ve karşıt delil ortaya konulamadığı için doğru olduğunu açıkça tesbit ettiği görüş ve mezhebleri tercih edebilmiştir. İsterse bu kendisinin bağlı bulunduğu mezhebin görüşüne muhalif olsun. 

“el-İttibâ’” adlı risalesinde (s. 88) şunları söylemektedir: “Faydalı ilim talep edenin görevi şu ki: Allah’ın Kitabını iyice bellesin ve üzerinde iyice düşünsün. Aynı şekilde sünnetten de kendisi için mümkün olanı bellesin. Bundan kana kana içsin, doyasıya öğrensin. Bununla birlikte konuşmasını düzeltecek kadarıyla Kitap ve Sünneti, selef-i salihin bunların manaları ile ilgili sözlerini kavramasına yardımcı olacak kadar dil ve nahiv öğrensin. Sonra da Ashab-ı Kiram’dan başlayarak ve daha sonra herhangi bir özelleştirme söz konusu olmaksızın kendisi için mümkün olan, onlardan sonra gelen ilim adamlarının görüşlerini tetkik etsin. Eğer icma ile kabul ettikleri bir görüş varsa, onu bırakıp başka bir görüşe yönelmesin. Anlaşmazlığa düştükleri bir husus varsa, o takdirde herhangi bir hevâ, heves ve taassub söz konusu olmadan delillerini incelesin. Bundan sonra ise artık Allah kime hidayet vermişse işte doğruyu bulan odur, kimi saptırmışsa da sen onu doğruya iletecek bir dost bulduğunu göremezsin.” 

Onun görüşüne göre çağında müslümanların içine düştükleri tefrikanın, ayrılıkların ve zayıflığın sebebi mezhebî taassuptur. Belli bir mezhebe mensup olanların herbirisinin bu mezhebin daha hak olduğuna inanması, diğer mezhebler arasında bütün fer’î görüşlerde bunun taklid edilmesi gerektiği kanaatini taşımasıdır.  

Onun kanaatine göre bu görüş ayrılığını genişleten diğer bir etken de, bunu sürdüren ve devam ettiren medreseler ve vakıflar yapanların, vakıf şartnamelerindeki ifadeleridir. Bu vakfın sahipleri, bu medreselerin filan kimselere, diğer medresenin de filan kesime vakfedilmesini şart koşmaları üzerine herbir kesim kendi kabul ettiği kanaate sıkı sıkıya yapışmış ve başkasından yüz çevirmiştir. Bundaki maksat ise böyle bir vakıftan (gelirlerinden) mahrum olmamaktır. Ayrıca buna, bu gibi şartların ve benzerlerinin sahih olup olmaması şüphesini de, bir de vakfedenin şartının şarî’in nassı gibi olduğu görüşünü de eklemek lazım. Şüphe ile arzu bir araya gelince artık hastalık daha bir kök saldı.  

Üstelik bazı vakfediciler cahildir. Onların herbirisinin tayin ve tesbit ettikleri bu kesimi tayin etmeye iten, sadece o taife ve o taifenin imamı lehine duydukları taassubtan ibarettir.  

Onların asıl maksatları doğrudur, bu da şeriat ilimlerinin canlandırılmasıdır. Bundan dolayı onların yaptıkları vakfın ilim adamlarına tahsis edilmesi doğru fakat bunu o ilim adamları arasından filan taifeye tahsis etmeleri ise batıldır. Çünkü yapılması gereken vakfedenlerin koştukları şartların şeriat ölçüsüne vurulmasıdır. Bu ölçüye uygun olan görüş kabul edilir, aksi takdirde reddedilir. Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: “Bir takım kimselere ne oluyor ki Allah’ın Kitabında yer almayan şartlar koşuyorlar. Allah’ın Kitabında yer almayan herbir şart -yüz tane olsa dahi- bâtıldır.” 

Yine onun görüşüne göre bu ayrılık ve tefrikanın iyice yerleşmesinin sebeblerinden birisi de her mezhebe mensub ayrı bir hakimin görevlendirilmesidir. Bundan dolayı bir çok haklar kaybolmuştur. Onun görüşüne göre kesinlikle başka bir görüş kabul etmemek şartıyla muayyen bir imamın görüşü ile amel etmekle her zaman insanların menfaatleri gerçekleştirilemez. Onların ayrılığa düştüklerinin görülmesi esnasında tefrikaya düşmelerinin yasaklanması bu ayrılıkları sürdürmelerine göz yummaktan daha iyi idi. Onları ayrılık üzerinde ısrar etmeye iten hususları işlemelerinin engellenmesi daha uygundu. Böyle bir ayrılık yani herbir taifeye (mezheb mensublarına) bağlı bir hakimin tayin edilmesi İslâm’ın ilk dönemlerinde yoktu. Bu el-Melik ez-Zahir Baybars döneminde 664 yılında ortaya çıkmış bir iştir.  

Yine Beyt-i Haram’ın yanında, Şam’daki Emevi Camiinde ve diğer mescitlerde düzenli ve muayyen birer imam tayin edip herbir imamın, dışına çıkmamak üzere belli şekillerde namaz kılmaya bağlılığı da bu tefrikanın etkenlerinden ve daha da artmasının sebeblerindendir. Halbuki cemaatin ve birliğin sağlanması için namaza aykırı fiillerle birlikte korku namazı kılmak meşru bir iştir. Korku namazının meşru oluşu, herbir mescitte birden fazla imam tayin etme işlemini durdurmak için yeterli bir delildir. 

Özetle: onun görüşüne göre ümmetin yapısını zayıf düşüren, yıkım ile karşı karşıya getiren tefrika sebebleri arasında gördüklerini özetle sıralayacak olursak; bu sebebler mezhep taassubu, ayrı ayrı her mezheb için medreseler inşa etmek, dört mezhebe göre ayrı ayrı hakimler görevlendirmek, herbir mescitte herbir mezhebe ayrı imam ihdas etmek.

Explore posts in the same categories: Mezhebi, İbn Ebi’l-İzz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: