Kişiliği Ve Karakteri

Bu büyük imamın ilmini ve ders verme usulunu kısaca anlattık. Artık onun kişiliği ve karakterini anlatmanın zamanı geldi.

Daha evvelce onun hakkında anlattığımız meziyetler, elbette ki onun kişiliği ve karakteri hakkında bir fikir verir insanlara. Çünkü, onun yaptıkları karakterinin aynasıdır.

Fakat nasıl ki ağacı bilinmeyen bir meyve tam olarak tanınmazsa, sebebi bilinmeden de netice tam olarak ortaya çıkarılamaz.

Ebu Hanife, çağında kendisini herkese kabul ettiren bir kişiliğin ve karakterin sahibiydi. Bir insanı herkese kabul ettirebilmek için bir takım meziyet ve kabiliyetler lazımdır ve büyük imamda bunların hemen hepsi de bulunmaktadır.

Bir kere o, çok ileri görüşlü, gerçeği çok iyi kavrayan, meseleleri sadece dış yüzüyle değil, iç yapısıyla da tanıyan ilim adamlarının bütün vasıflarına sahipti. Yani, gerçeği, sadece gerçeği arayan ilim adamlarında olması gereken bütün meziyetleri kendinde toplamış bir büyüktü o. Başta meseleyi kavramak için gerekli zekaya ve sonuçlandırmak için oturmuş ve kararlı bir akla sahipti.

Nefsine itimadı tamdı. Kendinden emindi. Nefsi isteklerine karşı çok iradeliydi. Asla lüzumsuz ve fuzuli işlerle ilgilenmez, maleyani laflara yüz vermezdi.

Şöyle bir rivayet nakledilir: Irak’ın en büyük alimlerinden biri olan Hasan el-Basri’nin yanlışını ortaya çıkarmış ve de bunu yanında bulunmakta olan kişilere açıklamıştı. Hazır bulunanlardan biri; “Sen kim oluyorsun da, büyük bir alim olan Hasan el-Basri’nin yanlışını söyleyebiliyorsun?” diye çıkışmıştı ona. Bu hitab karşısında onun görüntüsünde hiç bir değişiklik olmamış ve başladığı sözlerine hiç bir şey olmamış gibi devam etmiştir: “Allah’a yemin ederim ki, Hasan el-Basri bu konuda yanılmıştır. Abdullah bin Mesud ise doğruyu söylemiştir.”

Bu sözleri söyledikten sonra da; “Ey yüce Allah’ım! Bize karşı gönlü dar olanları içine alacak kadar geniştir bizim gönlümüz. Biz onlara kızmayız!” diyerek sözlerini bağlamıştır…

O vakarlı ve nefsine hakim biri olmakla birlikte, aynı zamanda hassas ve ince bir ruha da sahipdi.

Bir keresinde kendisiyle bir münakaşaya giren biri ona; “Zındık, bid’atçı, müfsit” diye hitab etmişti. İmam Azam gerçek bir ilim adamı vekarı ve  karşısındaki kimseye acıyan bir hassas insan olarak şöyle mukabele etmişti; “Benim bu kötü sıfatlara sahip olmadığımı bilen yüce Allah seni affetsin! Ben Allah’ı tanıdığımdan bu yana asla O’na en küçük bir şirk koşmadım. Sadece O’nun affını diler, yalnız O’nun cezalandırmasından korkarım! “Cezalandırma (İkab)” derken gözlerinden sicim gibi yaş akmıştı.

Bunu gören ithamcı, ellerine sarılarak; “Beni affet, hakkını helal et ey büyük imam!” diyerek pişmanlık belirtmişti. Bunun üzerine büyük insan; “Cahaletinden ötürü bize kötü söz söyleyenlere bütün haklarımız helal olsun. Fakat bize kötü sözler söyleyen ilim adamlarının akibetlerinden korkarım! Çünkü alim kimselerin başkaları hakkında gıybet etmeleri, kendilerinden sonra da onları takib edecek izler bırakır ve korkarım ki, onlar Allah’ın affına mazhar olamaz!” diyerek, konuşmasını bitirmiştir.

Elbette bir insanın ruhi itminan ve huzur içinde olması, ancak Allah’a bağlılıktan ileri gelir. Onun ruhunu dünya hayatının kötülükleri ezmemiştir. Onun ruhu yazılmamış bir kağıt gibi tertemiz ve berraktı. İnsanların ona eza ve hüzün veren sözleri uzun müddet etkili olmaz, silinip giderdi. Çünkü, büyük gönüller kin tutmaz, intikam duygusu taşımaz.

Her ilim adamında var olan hislerine hakim olma ve soğukkanlılık onda had derecedeydi.

Bir rivayete göre; ders verirken, tavandan kucağına bir yılan düşmüş, bunu gören öğrenciler çil yavrusu gibi dağılmışltı. Fakat o, kucağına düşmüş yılanı eliyle tutup bir tarafa bırakmış ve dersine devam etmiştir.[1]

Kuşkusuz İmam çok derin bir tefekkür sahibi idi. O, hükümlere mehaz olan nassların dış yüzünü bilmekle yetinmez, bu nassların içine aldığı amaçları kavramaya çalışır, illet ve sebebleri bulur, ortaya çıkarır ve açıklamasını yapardı. Gençliğinde onu felsefi anlamda kelamcılığa iten sebeb de, belki derin düşünme kişiliğinden kaynaklanmıştı. Tefeküre susamış bir aklın zorlaması ile, bir akletme susuzluğu içinde kelamcılığa meyletmiştir. Onu, tefekkürünün derinliği, her şeyin iç yüzünü öğrenmeye sevk etmişir. O her hadisin neyi ifade ettiğini, hangi hükmü ileri sürdüğünü anlamak için büyük bir gayretle düşünürdü. O, bu tip araştırma yaparken, elbette ki maslahat gibi, içinde yaşanılan hayatın değişmez gerçekleri gibi desteklerden yararlanırdı. Bir hükmün gerçek illetini bulduğu zaman da, kıyaslar yapar, ihtimaller ve tasavvurlar çıkarırdı. Böyle durumlarda o çok ileri noktalardaydı.

O sadece bir tefekür adamı değil aynı zamanda hür düşünceli bir insandı. Kendisine gelen hiç bir haberi, yahut da hükmü, gerçeklerin terazisine vurmadan kabul ettiği görülmemiştir. Onun bu yanını elbette ki hocası Hammed en iyi bilmekte olduğu için, bu noktada öğrencisini taktir etmişti. Onun boynu, sadece Kur’an ve sünnet karşısında eğikti. Bunların dışında kalan her iddia, her fikir, onun sarsılmız teklik süzgecinden geçer ve aid olduğu yere konurdu. O, Tabiin alimlerinin bazılarını kabul edir, bazılarını ise rahatlıkla, hiç bir ithamda bulunmadan reddededi.

Yukarda işaret etmiştik, İmam Azam’ın birbirine zıd bir çok fikirlerin ve düşüncelerin atmosferinde yaşadığını. Kim olursa olsun, görüş belirten herkesin görüşünü ele alır ve tam bir bağımsızlık içinde incelerdi. Hz. Ali’nin soyundan gelen imamlara saygılı davranmış ve onların fikir ve düşüncelerini dinlemiştir. Fakat, onlara büyük saygısı olmasına rağmen, kendisi Şiileşmemiştir. Hem de, Şii’lerin en büyük imamları saydığı, İmam Zeyd gibi, İmam Muhammmed Bakır gibi, Caferi Sadık gibi, Hz. Hasan’ın torunu Abdullah gibi İmamlardan ders almasına, onların içinde bulunmasına rağmen Şii’leşmemiştir o. Hiç kimse kalkıp İmam Azam’ı bu büyük imamlardan birinin tabisi, bağlısı olarak görememiştir. Kufe şehri Şii’liğin merkezi olduğu, ashabın imamlarına soğüldüğü halde, o, Ashabın imamlarına ve bütün ashaba büyük bir saygıyla bakmıştır.

Said bin Ebu Urube şöyle söylemektedir: “Kufe’ye geldim ve Ebu Hanife’nin toplantılarında bulundum. Bu toplantılardan birinde Hz. Osman’dan bahsetti ve ona rahmet diledi. Ben de ona, kendisini de Allah’ın korumasını niyaz ettiğimi söyledim. Çünkü, şu ülkede senden başka hiç kimseden, Osman için rahmet dileyeni görmedim!”[2]

İmam Azam bir ihlas sembolüydü. İşte onu araştırmalarında yücelten bu büyük sıfattır. İnsanın gönlünü aydınlatan, düşüncesini pırıl pırıl hale getiren ihlas imanda son haddine varan bir haldi. O, her hangi bir konuyu araştırırken keyfi ve nefsi arzularının emrinde değil, ihlasın gerçeği arayan salt hali içindedir. Böyle olduğu içindir ki, bütün hükümleri, Allah’ın arzularına denk biçimde oluşmuştur. Nefsi aşırı isteklerin arkasında koşanların akli melekeleri gelişmez, idrakleri kısır kalır. Böyle bir insan diğer insanlar için birer büyük tehlike arz ederler. Üstelik de, kendi nefsi arzularının en doğrusu olduğuna inanır böylesi insanlar. Yani, gerçek menfaatlerle kendi şahsi menfaatlarını birbirine karıştırır. Kendi isteklerini her şeyin önünde tutar. Ahlakın, prensiplerin ve hak duygularının. Böyle bir insanın her hangi bir konuyu doğru olarak düşünmesi elbette ki mümkün değildir.

Demek ki, doğru düşünmek isteyen insan, yakasını şehevi aşırılıklardan kurtarmak zorundadır. İmam Azam işte bu istisnai insanlardan biridir. O bu idrakinden bile aciz kaldığımız koca alemi yaratan Allah’dan, ilimden ve gerçekleri öğrenmekten başka birşey istememiştir.

Bunun için de, hukuk ilmini dinin temeli olarak bellemiş, İslamın insandan istediği şeyin gerçeklerin peşinden gitmek olduğunu anlamıştır. Ona göre, İslamın insandan istediği şey, gerçekleri kavramak ve kavradığı o gerçeklerin ışığında Allah’a kulluk görevini bir hakkın yerine getirmektedir.

Ona göre, bir tartışma sırasında insan mağlub da olabilir, galib de gelebilir. Bunun hiç bir kıymeti yoktur. Çünkü, mağlub da olsa galib de gelse, hakikatı görmüşse, daima galibdir. Bir tartışmanın doğru sonuca bağlanması önemlidir, kimin mağlup, kimin galib olduğu değil. Onun için, gerçeği ona hasmı da gösterse almasını becerebilmelidir kişi. Alim budur, feraset sahibi kul budur…

O, ihlaslı bir insandı dedik. İhlaslı bir insan ise, kendi iddialarının mutlak doğru olduğunu ileri sürmez. Bilir ki, ihlaslı bir müslüman, mutlak gerçek, mutlak hakikat sadece ve sadece hiç bir zaafı bulunmayan Allah’ın indindendir. İnsan ise ihtiyaç içinde olduğu için zaaflı, zaaflı olduğu için de hataya düşmeye mahkümdur. Yeter ki, ihlasını kaybetmesin. İhlaslı oldukça Allah insanın hatalarını affeder hatta sevaba çevirir…

O büyük imam şöyle söylemiştir: “Şu anda söylediğimiz sadece  bizim sözümüzdür. Elimizde olan bilgiyle, Allah’ın bize verdiği  kaabiliyetle vardığımız sonuçtur. Birisi, bizim sözümüzden daha uygununu bulup ileri sürerse, bizim sözümüzü bırakıp, daha doğru olduğunu inandığımız söze bağlanın. İhlasın ve imanın yönettiği aklın emri budur!”

Kendisine  “Ey Ebu Hanife! Şu anda senin verdiğin bu fetva mutlak bir gerçek midir, uymamız gereken bir nass mıdır?” diye sorulduğunda, o büyük şöyle cevab verirdi: “Doğrusu bilmiyorum! Belki hiç şüphe götürmez bir batıldır söylediğim! Ama, bu günkü imkanlarımla ben böylesini doğru görmekteyim!”[3]

Öğrencisi Zufer anlatır: “Biz bir çok kişi Ebu Hanife’den ders okurduk. Ebu Yusuf da bizimle birlikte idi. Ben imamın söylediklerini yazardım. Bunu gören imam banı şöyle bir ikazda bulundu: “Ey Yakub! Benden her işittiğini yazdığın için vay haline. Çünkü, ben bugün söylediğimin yarın bir başka türlüsünü söylerim, öbür gün, yeniden söylediğime dönerim. Çünkü bugün söylediğimi bugün böyle düşünüyorum. Belki yarın aynı konuda başka türlü düşünecek ve onu söyleyeceğim. Bizim her sözümüz, anında geçerlidir. İlanihaye insanlara hüccet olarcak birer ölçü değildir!” [4]

Görülüyor ki, İmam Azam her hangi bir konuda yeni bir delile rastlandıkça, eski hükmünden dönen, yeni delilin hükmüne boyun eğen bir ilim adamı tavrı içindedir. Hele hele, kendisine karşı fikir yürüten biri, fikrini bir hadisle, sahih bir hüccetle desteklerse, o anda, hiç tereddüt etmeden kendi reyinden vaz geçerdi. Çünkü ona göre, sahih bir hüccet karşısında, rey’in hiç bir kıymeti yoktur. İşte ihlas budur. Onun ihlası, kendi reyini hüccet saydırmayan bir ihlasdı ve bu konuda öğrencilerine ve bütün bir insanlığa örnek olmuştur. Değişmez ilim tavrı budur çünkü. Kendi görüşüne taassub derecesinde bağlı bir kişi asla ilmin istediği bağımsız düşünceye sahib olamaz ve dolayısı ile ilim adamı, hele mütefekkir hiç olamaz…

Kendi akli gücünü bildiği halde, başkalarından gelmekte olan gerçeklere daima açık kalmşıtır. Çünkü bu gerçek bir ilim adamı tavrıdır. İlimde taassub yoktur. Çünkü ilim inanç değildir, gerçeği arama cehdidir.

O, ilmi arama yolunda çalışmalar yaparken, her müslümanda olduğu gibi, sadece Allah’dan korkardı. O’nun ne diyeceğini, ne demiyeceğini düşünürdü. Onun içnidir ki, yanılabileceği gerçeğini hiç bir zaman aklından çıkarmamıştır.

Yukarlarda bir yerlerde onun çok hazır cevab biri olduğuna işaret etmiştik. O hiç bir kimsenin karşısında tutukluk göstermez, gereken sözleri hiç tereddütsüz, kekelemeden akıcı bir uslubda söyleyiverirdi. Haklı olduğuna kesin olarak inandığı zaman, söylediğinin delillerinden emin olduğu zaman hiç bir tartışmadan yılmazdı. Bu böyük imam çağının hukukçuları arasında en çok bu yanıyla tanınmış ve kendisiyle kolay kolay münüzara edilmeyeceğine inanılmıştır. Onun için herkes ondan çekinir, yanında ileri geri laflar edemezdi.

Mısır’ın en büyük İmamlarından Leys bin Sa’d’den şöyle bir rivayet gelmektedir: “Ebu Hanife’yi görmeyi çok isterdim. En sonunda onu görmeyi muvaffak oldum. Bir çok insan etrafında toplanmıştı. Birisi ona bir soru sormuştu. Onun soruya karşı hazır cevaplılığı beni hayretten hayrete düşürmüş ve kendisine hayran bırakmıştı.”

Ebu Hanife’nin münazaralarda kendisine has bir metodu vardı. Şayet karşısında yer almış olan münazaracı inatçılık ederse, işte o zaman kendisine has olan metodu kullanır ve karşısındaki kişiyi yıldırırdı, inadını kırardı.

Onun münazaraları hakkında bir çok menakib anlatılır. Gerçekten de çok ilgi çekici bir münazara tarzı vardır onun. Menakib ve tarih kitabları onun bu konudaki hikayeleriyle doludur. Biz burada sadece ikisini anlatacağız ve onun münazaralarda ne biçim bir güç olduğunu açıklamaya çalışacağız.

Bunlardan birincisi şudur: İmamı gıyabında kendine vasi tayin eden bir kişi olür. Durum zamanın ve mekanın kadısı olan İbni Şubrume’ye arzedilir.

“İmam Azam, ölenin kendini vasi tayin ettiğine dair delilini şahitlerinin gerçekten bu olayı bildiğine yemin eder misin?” diye sorar Şubrume. İmam yemin davetine şöyle cevap verir:

“Yemin bana düşmez. Çünkü ben olayın geçtiği yerde bulunmuyordum!” Şubrume;

“Öyleyse senin kıyasa dayalı delillerin burada iflas etti!” diye mukabele eder imama. Bunun üzerine İmam Azam Şubrume’ye şöyle bir soru sordu:

“İki gözü kör olan birini kafasını yarsalar ve olayı iki kişi görse ve şahitlik etse, o şahitlerin gördüğü olay hakkında, görmeyen mağdur amaya yemin teklif edilebilir mi? Ne dersin ey Kadı?”

Bu soru üzerine Şubrume büyük imamın savunmasını kabul eder ve hükmü lehine verir.

İkinci örnek olay ise şudur: Emeviler döneminde devlete isyan eden Dahhak bin Kays el-Harici, bir gün mescidde bulunan İmam Azam’ın yanına gelir. Olayın geçtiği zamanda hariciler kendilerine muhalefet edenleri kafir sayıp öldürmektedirler. Ebu Hanife de onlara muhalefet edenler arasındadır. Dahhak Ebu Hanife’ye; “Tevbe et!” diye seslenir. İmam;

“Ne için tevbe edeyim!” diye sorar. Dahhak;

“Hakem olayını tastik ettiğin için” diye cevablar. İmam;

“Sen beni öldürmek için mi geldin, yoksa bir konuyu tartışmak içn mi?” diye sorar. Dahhak;

“Hayır seni öldümek değildir muradım, münazara etmeye geldim sadece” diye cevap verir. İmam

“Peki kimin haklı olduğunu nasıl anlayacağız? Aramızdaki hakem kimdir münazarada?”  Dahhak:

“Sen kimi istiyorsan onu hakem tayin et!” İmam bu cevab üzerine, Dahhak’ın yanında gelen adamlardan birine hitab etti:

“Aramızdaki münazaraya sen hakem ol! Hangimizin haklı olduğuna sen hükmet!” Sonra Dahhak’a dönerek sordu:

“Bu hakeme itirazın var mı?” Dahhak:

“Evet kabul ediyorum!” İmam:

“Tartışmamız bitmiştir! İşte meseleye hakem tayin etmeyi sen de kabul etmiş bulunuyorsun!” Dahhak bu durum karşısında donup kalır.”

İşte Ebu Hanife’nin bu hazır cevablılığı, mantığı doğal sebeb sonuç ilişkisini seri bir biçimde kurması, onun bütün meziyetlerini besleyen bir meziyettir. Tabiidir ki, bu hazır cevablılık kolaycacık elde edilebilecek bir meziyet değildir. Ardında, büyük bir dünya yatmaktadır. Müthiş bir bilgi kaynağı ve bilgiyi değerlendirme yeteneği vardır böyle bir hazır cevablılığın ve mantık kurmanın ardında, Elbette ki, böyle bir meziyet herkeste bulunmadığı için, daha doğrusu böyle bir meziyeti yakalayabilmek için gerekli çalışmayı yapmak kolay olmadığı için, elbette ki bu meziyete sahip olan biri, çevresindekileri kolayca etkiler ve kendine bağlar. İmam Azam’ın konu için çok geniş bir öğrenci halkası vardır çevresinde. O, hiç bir öğrencisine tazyik etmemiş, fikirlerni kabul etmek için zorlamamıştır. Onları ikna etmeye çalışırdı. Münazara yolunu seçerdi. Onlarla bir arkadaş, aynı seviyede bir talebe gibi tartışır ve gerçeği tartışma yoluyla tasdik ettirirdi. Yukarda bu durumu izah etmiştik. Hep beraber varırdı gerçeğe.

Herkes son sözün İmam’a ait olduğunu bilir, kabul ederdi.

Bir insanın heybeti feraset derecesi ortaya koyar. Ferasetli bir insanın tavrı hemen belli olur. Bu belli olan tavır da kişiye karşısındakini etkileyen bir heybet kazandırır. İmam Azam bunlardan biriydi ve insanın içinden geçenleri, tavırlarından yakalar ve okurdu. Onun bütün hayatı, feraset örneği olarak geçmiştir. Feraset güçlü akıl sahiplerinin kişiliğidir. Onun bu konuda en belirgin şahidi öğrencileri ile aralarında geçenlerdir. Onlara ders verirken, her bir öğrencinin kişiliğini bilir ve ona göre hareket ederdi. Feraset insana bir aydınlık görüntüsü kazandırır. Berrak bakışlar ferasetin ürünüdür. Elbette ki feraset de ihlas sahibine verilen en büyük nimettir.

İşte İmam Azam bu büyük nimete sahip olmuş ender kişilerdendir. Ferasetin ne olduğunu anlıyoruz: “Korkun müm’inin ferasetinden! (Çabuk kavrama, karşısındakinin ne yapacağını bilme kabiliyeti) Çünkü böylesi bir mü’min Allah’ın zihnine verdiği aydınlıkla görür.”

Yukarda anlattıklarımız İmam Azam’ın taşıdığı vasıfların bazısıdır. Bunlardan biri yaratılış olarak kendinde vardır, kimini de sonradan elde etmiştir. O kendi nefsini terbiye etmesini bilmiştir. Kişiliğinin ve üstünlüğünün sırrı burada yatmaktadır. Onun herkesten faydalanmasını temin eden karekteri muhakkak ki kendini kontrol eden bir kişi olmasından gelmektedir.

O insanı gerçekleştirecek her türlü insandan faydalanmasını bilen kişiliği ile büyümüş, herkesin hayranlığını kazanacak  bir ilmi kariyer kazanmıştır. Her türlü amacı kullanmasına izin veren bir ilmi kişilik beslemiştir onun ilmini. Hem de en yüksek düzeyde bir ilmi kişilik…                                   

Onun için çağdaşları, onu tanıyanlar, ondan büyük övgülerle bahsetmiştir ve büyüklüğüne büyüklük katmışlardır. Ama onu sevenlerin çok olması kıskananların sayısını da arttırmıştır. Kıskançlar onu yermeye çalışmış ve şanını küçültmeye gayret etmişlerdir. Fakat, o, o kadar büyük bir insandı ki, yermelerle onu küçük göstermenin imkanı yoktu. Onu küçültmeye çalışanların yaptıkları iş, onun büyümesine yardımcı olmaktı. Meşhurluğuna meşhurluk katmıştı onu yerenler. İbn Hacer el-Haysemi “El-Hayatü’l-Hasen” adlı eserinde şöyle demektedir: “Geçmişte yaşayan bir insanın aleyhinde söz söylemek, o kişinin büyüklüğünü gösterir. Buna en iyi örnek Hz. Ali’dir. Onun uğrunda iki gurub da helak olmuştur. Ona aşırı sevgi besleyenler de, buğz edenler de mahvolmuştur.”                                        

İmam Azam da yaşadığı dönemde böyle kişilerden biriydi. O da leyhde-aleyhde iki gurub arasında kalmıştır. Bazı kişiler onu aşırı derece sevmişler, bazıları da buğz etmişlerdir.

Ama biz biliyoruz ki, o Allah’ın müslümanların için önder kıldığı ender kullarından biridir; ne aşırı yermek ve ne de sevmek onun kıymetini gölgelemez.

Çünkü o, Irak alimlerinin üstadıdır. Münakaşa kabul etmez gerçek budur, gerisi boş laflardan ibaretttir. [5]
 
[1] El-Mekki Menakibü’l-Ebu Hanife. C. 1, S. 268.
[2] İbni Abdülber. El İntika. S. 130.
[3] Tarihü’l-Bağdad. C. S. 352.
[4] Tarihü’l-Bağdad. C. S. 352.
[5] Muhammed Ebu Zehra, Tarih Boyunca İslam Hukuk Okulları ve Büyük İmamlar, İhya Yayınları: 2/39-52.

Explore posts in the same categories: EBU HANİFE, Kişiliği Ve Karakteri

One Comment “Kişiliği Ve Karakteri”

  1. fatma Says:

    oku


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: