Ebu Hanife’nin Hayatı

İmam Âzam lâkabıyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meşhur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamı.

Ebû Hanife, Kûfe’de hicrî 80 yılında doğdu. Numân ve ailesinin Arap olmadığı kesindir; onun Farisi veya Türk olduğu şeklinde değişik görüşler vardır. Dedesi Zûta, Teym b. Sa’lebeoğulları kabilesinin âzatlısı olup, Hz. Ali zamanında Kâbil’den Kûfe’ye gelerek; orada yerleşti. Zûta’nın oğlu Sâbit de Kûfe’de ipek ve yün kumaş ticaretiyle uğraştı. İslâm’ın hâkim olduğu bir ortamda yetişen Numân b. Sâbit küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetti. Kırâatı, yedi kurrâdan biri olarak tanınan İmam Âsım’dan aldığı rivâyet edilir.[1]

Numân gençliğini ticaretle geçirdikten sonra İmam Şa’bî (20/104)’nin tavsiye ve desteğiyle öğrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf ve nahiv, şiir öğrendi. Yetiştiği Kûfe şehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düşüncenin, itikâdı fırkaların bulunduğu, itikadla ilgili ateşli tartışmaların yapıldığı rey ehlinin yerleştiği bir şehirdi. Dindar bir ailede yetişen Ebû Hanife’nin de bu itikâdi tartışmalara zaman zaman katıldığı kuvvetle muhtemeldir. Ebû Hanife, Şa’bî’nin kendisini ilme teşvikini şöyle anlatmaktadır: “Günün birinde Şa’bî’nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı ve bana, ‘Nereye devam ediyorsun?’ dedi. Ben de, ‘Çarşı pazara’ dedim. O, ‘Maksadım o değil, ulemâdan kimin dersine devam ediyorsun?’ dedi. Ben, ‘Hiçbirinin’ diye cevap verince Şa’bî, ‘İlmi ve ulemâ ile görüşmeyi sakın ihmal etme. Ben senin uyanık ve aktif bir genç olduğunu görüyorum’ dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yaptı. Ticareti bıraktım, ilim yolunu tuttum. Allah’ın inâyetiyle Şa’bî’nin sözünün bana çok faydası oldu.” Kendisinin de belirttiği gibi Şa’bî’nin bu tavsiyesi onun için bir dönüm noktası olmuştur. Bundan böyle ticaret işini ortağı Hafs b. Abdurrahman’a devredecek, ara-sıra dükkânına uğrayacak, asıl işi ilim meclislerine devam etmek olacaktır. O zaman Numan henüz yirmiiki yaşındadır.[2]

Ebû Hanife’nin yaşadığı yer ve çağda itikâdi fırkalar çoğalmış, bir sürü sapık fırkalar ortaya çıkmış, Emevi hükümdarlarının Ehl-i Beyt’e zulmü devam etmiştir. Mantığı çok kuvvetli olan Numân b. Sâbit hiçbir fırkaya bağlanmadan ilim tahsilini ilerletti ve kelâm ilmine yöneldi. Tartışmak (cedel) için sık sık Basra’ya gitti, ancak kelâm ve cedel’in din dışı olduğunu görerek fıkh’a yöneldi. “Arkadaşını tekfir etmek isteyen ondan önce küfre düşer” diyordu.[3] Kendisi bunu şöyle anlatır: “Sahâbi ve tâbiin, bize gelen konuları bizden iyi anladılar. Aralarında sert münâkaşa ve mücâdele olmadı ve onlar fıkıh meclisleri ile halkı fıkha teşvik ettiler; fetvâ verdiler, birbirinden fetvâ sordular. Bunu anlayınca ben de münakâşa, cedel ve kelâmı bıraktım; selefin yoluna döndüm. Kelâmcıların selefin yolunda olmadığını; cedelcilerin kalpleri katı, ruhları kaba, nasslara muhâlefetten çekinmeyen, verâ ve takvâdan uzak kimseler olduklarını gördüm”[4]

Numân, babasıyla onaltı yaşında hacca gittiğinde orada tâbiînden Atâ b. Ebî Rebâh, Abdullah İbn Ömer ile tanışarak onlardan hadis dinlediği, rivâyet edilir.[5] Kendisi, tâbiînden sayılır ve etbau ‘t-tâbiînin büyüklerindendir. Onun, gençliğinde çağının bütün düşünce akımlarını izlediği, ihtilâfları çok iyi tesbit ettiği zikredilmektedir.[6] Fıkıhta karar kılıp selefin yolunu izlemeye başladıktan sonra geleneğe uyarak kendisine bir üstad âlim seçti. Onsekiz yıl Irak’ın büyük fakihi Hammâd b. Ebî Süleyman (ö.120/737)’ın derslerine devam etti. Onun vekîli oldu ve on yıllık öğrencilikten sonra kendi kürsüsünü açmak istediyse de, altmış kadar fetvasının kırkının Hammâd tarafından tasvib edildiği ve yirmisinin düzeltildiğini görünce bundan vazgeçerek onun ölümüne kadar vekâletinde bulundu. Özellikle o sırada varolan şu dört fıkhı öğrendi: İstinbat, Hz. Ömer fıkhı, Abdullah b. Mes’ud fıkhı, Abdullah b. Abbâs fıkhı. Birincisi şer’i hakikatleri araştırıp ortaya koymaya, ikincisi maslahata, üçüncüsü tahrice, dördüncüsü Kur’ân ilmine dayanan okuldu.[7]

Hocası Hammâd b. Ebî Süleyman, İbrahim en-Nehaî ve Şa’bî gibi iki büyük âlimden fıkıh okudu. Abdullah b. Mes’ud ve Hz. Ali’nin fıkhına sahip Kadı Şureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda’ın fıkhından faydalandı. Ebû Hanife’nin fıkhında daha ziyâde İbrahim en-Nehaî okulunun tesiri görülür. Dehlevî, “Hanefi fıkhının kaynağı, İbrahim Nehaî’nin kavilleridir” der.[8] Ayrıca Ebû Hanife, “istihsan” kullanmada tartışılmaz bir ilim elde etmiştir. Onun tâcir olarak halkın günlük hayatıyla iç içe oluşu ve sık sık ilim merkezlerine seyahat edip birçok âlim ile düşünce alışverişinde bulunması, bu alanda saygınlığına sebep olmuştur. Hac seyahatlerinde tâbiîn âlimlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş, ilmî sohbetlerde bulunmuş, onlardan hadis dinlemiştir. Atâ b. Ebî Rebâh, Atiyye el-Avfı, Abdurrahman b. Hürmüz el-A’rec, İkrime, Nâfi’, Katâde bunlardan bazılarıdır.[9] Kendisi şöyle der: “Hz. Ömer’in fıkhını, Hz. Ali’nin fıkhını, Abdullah b. Mes’ud’un ve Abdullah İbn Abbâs’ın fıkhını onların ashâbından aldım”[10]

Ebû Hanife ilimle uğraşırken ticareti de bütünüyle bırakmadı. Bu, onun helâl rızık kazanmasını sağladığı gibi, ticarî kazancını ve talebelerinin ihtiyaçlarının karşılanmasını, bağımsız bir ilim meclisi kurmasını da sağladı. Ebû Yûsuf’un parasının bittiğini söylemesine ihtiyaç bırakmadan o Ebû Yusuf’u murâkabe eder, yardımda bulunurdu. Gücü yetmeyen talebelerinin de evlenmesini sağlardı.[11] Birçokları ticarette Ebû Hanife’yi Ebû Bekir’e benzetirdi; çünkü o bir malı satın alırken, sattığı zamanki gibi emânet kâidesine uyar, kötü malı üste, iyisini alta koyardı, muhtaç satıcıyı sömürmezdi. Bir defasında bir kadın, satmak üzere ona bir ipek elbise getirdi. O, fiyatını sordu. Kadın yüz dirhem istedi. Ebû Hanife, değerinin yüz dirhemden fazla ettiğini söyledi. Kadın yüzer yüzer artırarak dört yüze çıktığında Ebû Hanife, daha fazla edeceğini söyleyince kadın, “Benimle eğleniyor musun?” demişti. Ebû Hanife de, “Ne münasebet, bir adam getirin de fiyat takdir ettirelim” dedi. Adam çağrıldı ve fiyatı takdir etti: Ebu Hanife o malı beş yüz dirheme satın aldı. Bu olay o zamandan beri halk arasında günümüze kadar anlatılarak, ticarette dürüstlüğe dâir bir darb-ı mesel haline gelmiştir.

Ebû Hanife vakar sahibi bir insandı. Tefekkürü çok, konuşması az, Allah’ın hudûdunu olabildiğince gözeten, dünya ehlinden uzak duran, faydasız ve boş sözlerden hoşlanmayan, sorulara az ve öz cevap veren çok zeki bir müctehiddi. Fıkhı sistematik hale getirip bütün dünyevî meselelerin leh ve aleyhteki biçimlerini ortaya koyarak ve sağlam bir akîde esası çıkararak doktrinini meydana getirmiştir. Ebû Hanife’nin binlerce talebesi olmuş, bunların kırk kadarı müctehid mertebesine ulaşmıştır.[12] Müctehid öğrencilerinden en meşhurları Ebû Yusuf (158), Muhammed b. Hasan es-Şeybânî (189) Dâvûd et-Tâ; (165), Esed b. Amr (190), Hasan b. Ziyâd (204), Kasım b. Maan (175), Ali b. Mushir (168), Hibban b. Ali (171)’dir. Ebû Hanife’nin fıkıh okulu, talebelerine verdiği dersler ile ondan fetvâ istemeye gelen halk için verdiği fetvâlardan meydana gelmiştir. Ders verme usûlü eski filozofların diyalektik akademi derslerini andırmaktadır. Bir mesele ortaya atılır; bu, talebeleri tarafından tartışılır ve herkes görüşünü söyler; en son olarak İmam, delil ve istinbat ile bir karara ulaşılmasını sağlar ve kararı delillerden ayırarak veciz cümleler halinde yazdırırdı. Bu sözleri en yakın müctehid talebeleri tarafından sonradan mezhebin fıkıh kaideleri haline getirilirdi. Onun ilim meclisi bir istişâre, bir diyalog merkezi, bir hür düşünce okulu idi. Ebû Hanife’nin halkın sevgi ve saygısını kazanmasında; fetvâlarının her yerde haklı olarak tutulmasında; ilmi, ihtilaflardan arındırıp halka selefin yaptığı gibi bilgi aktarması, fitnelere bulaşmaması ve takvası etkili olmuştur. Onun talebelerine verdiği öğütlerde, ilimde hür düşünce ve araştırmanın yollarının tutulması, câhil ve mutaassıplardan uzak durulması gibi önemli kayıtlar vardır: “Halka yaklaş, fâsıklardan uzaklaş. İnsanlığında kusur etme, kimseyi küçük görme. Bir meselede görüşünü sorana bilinen görüşü tekrarla ve sonra o meselede şu veya bu şekilde başka görüşler de bulunduğunu zikret. Halka yumuşak davran, bıkkınlık gösterme, onlardan biriymişsin gibi davran.” Ebû Hanife kimseye “benim görüşüm en doğrudur” demedi; hattâ, kendisinin de bir görüşü olduğunu ama daha iyi bir görüş getirene uyacağını söylerdi. Yine o, talebelerine kendisinden her işittiğini yazmamalarını, çünkü yarın görüşünü değiştirebileceğini ifade ederdi. Demek ki, hiç bir zaman kendisi mezhebî taassub içinde olmamıştır. Aktif bir şekilde olmasa da döneminin siyasî hareketlerine katıldı. Hayatının bir bölümü Emevilerin, bir bölümü Abbâsilerin hâkimiyetinde geçti. Her iki dönemde de siyâsal iktidara karşıydı. Onun siyâsetini ehl-i beyt taraftarlığı belirliyordu. Ehl-i beyt’e büyük muhabbeti vardı. Abbâsîler iktidara geldiklerinde ehl-i beyt’i gözeteceklerini söylemişlerdi. Ancak onların iktidara geldikten bir süre sonra ehl-i beyt’e zulmetmeye devam ettiklerini görünce, onlara da karşı çıktı. Derslerinde fırsat buldukça iktidarı tenkid etti. Her iki siyasal iktidar devrinde de kendisinden şüphelenilmiş, onu kendi taraflarına çekmek, halk nezdindeki itibarından yararlanmak için kendisine kadılık görevini teklif etmişlerse de o, her iki dönemde de teklifleri reddetmiş ve bu sebepten dolayı işkenceye uğramış, hapsedilmiştir.[13] İmam, takvâsı, firâseti, ilmî dürüstlüğü ve görüşlerini iktidara karşı kullanması ile halkın büyük sevgisini kazandı. Abbâsi yönetimi ile hiçbir zaman uyuşmadı, uzlaşmadı. Ticaretten kazandığı helâl rızıkla ilmini destekledi. Hattâ o, Zeyd b. Ali’nin imamlığına zımnen bey’at etmişti. Hz. Ali’nin torunları, kendisi gibi birer birer isyan edip şehid edilirken İmam Zeyd için Ebû Hanife şöyle diyordu: “Zeyd’in bu çıkışı -Hişâm b. Abdülmelik’e isyanı- Rasûlullah’ın Bedir günündeki çıkışına benziyor.” Ebû Hanîfe’nin ehl-i beyt imamları ile olan birlikteliği, Emevi ve Abbâsi yönetimlerine karşı tavrı dikkat çekici bir tavırdır. 145 yılında Hz. Ali (r.a.)’in torunlarından Muhammed en-Nefsü’z Zekiye ile kardeşi İbrahim’in Abbâsilere isyan etmeleri ve şehîd olmaları karşısında Ebû Hanife Irak’ta, İmam Mâlik Medine’de açıkça iktidarı telkin etmişler, bu yüzden ikisi de kırbaçlatılmış, işkence görmüş ve hapsedilmişlerdir. Ebû Hanife alenen halkı ehl-i beyt’e yardıma çağırdığı için hapsedildi ve her gün kırbaçlatıldı. Bunun sonucunda yetmiş yaşında şehidler gibi öldü. Zehirletildiği de rivâyet edilir.[14] Bağdat’ta, Hayruzan mezarlığına defnedildi, cenazesinde binlerce insan hazır bulundu.

Ölümünden sonra ders halkasını Ebû Yusuf sürdürdü. Vefâtından sonra fetvâları yazılıp, doktrini sistemleştirildi. Hanefilik kanun ve asıllarıyla İslâm dünyasının dört bucağına yayılmıştır. Mezhebi sistematik hale getiren, İmam Muhammed eş-Şeybânî’dir. el-Asl, el-Câmi’ü’s Sağır, el-Câmi’ü’l-Kebîr, ez-Ziyâdât, es-Siyerü’l-Kebir’i yazan odur. Bu kitaplar güvenilir rivâyetler olarak zikredilerek “Zâhirü’r Rivâye” veya “Mesâilü’l-Usûl” adıyla mezhebin ana kaynakları sayılmıştır. Talebelerinin toparladığı “el-Fıkhu’l Ekber”, kesin olarak İmam Âzam’a aittir ve ehli sünnet akidesinin temel kitabıdır.[15] Ayrıca el-Fıkhü’l Ebsât, Kitâbü’l Alim ve’l Müteallim, Kitâbü’r Risâle, el- Vasiyye, el-Kasîdetü’n Numâniye, Marifetü’l-Mezâhib, Müsnedü’l-İmam Ebî Hanife adlı eserler de imamdan rivâyet edilmiştir. Bunların yanısıra kaynak ve araştırmalarda nüshaları bulunamayan başka eserlerden de söz edilmiştir.

Ebû Hanîfe önceleri Kelâm ilmiyle uğraşmış ve birtakım tartışmalara katılmış olmasına rağmen cedelcilerin iddialı üslûbundan uzak kalmıştır. İctihadlarını değerlendirirken kendisi şöyle demiştir: “Bu bizim reyimizle vardığımız bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye ‘bunu kabul etmeniz gerekir’ demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin onu kabul ederiz”[16] Kendisine tâbi olacak kimselere de şu tavsiye ve ikazda bulunmuştur: “Nereden söylediğimizi (verdiğimiz hükmün delil ve kaynağını) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz.” O, bir tek kişi ya da mezhebin İslâm’ı kuşatmasının mümkün olmadığını biliyordu. Ne Ebû Hanife ne başka bir İmam, kendi ictihadı hakkında böyle bir iddiada bulunmuştur. Onlar hep sahih sünnetin asıl olduğunu, sahih sünnet ile sözleri çatıştığı takdirde sahih sünnet ile amel edilmesi gerektiğini öğrenci ve izleyicilerine özenle tavsiye ve ikaz etmişlerdir.

Mezhepleri günümüze kâdar varlığını sürdüren Ehl-i Sünnet mezheplerinden dördü arasında ilk tedvin edilen mezhep Hanefi mezhebi olmuştur. Irak’ta doğan bu mezhep hemen hemen bütün İslâm dünyasında yayıldı. Abbâsiler döneminde kadıların çoğu Hanefi idi. Selçukluların, Harzemşahların mezhebi de Hanefilik idi. Osmanlı döneminde de resmi mezhep Hanefilik olmuştur.[17]

Ebû Hanife yetmiş yıllık ömrünü fetvâ vermek, ders halkasında talebe yetiştirmek, ilmî seyahatlerde bulunmak ve ibadet etmekle geçiren, İslâm âleminin yetiştirdiği büyük müctehidlerden biridir. Elli beş defa hacca gittiği nakledilir.[18] Bu duruma göre o her sene hac yapmıştır.

İmâm-ı Âzam usûlünü şöyle açıklamıştır: “Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen baş üstüne; sahâbeden gelenleri seçer, birini tercih ederiz; fakat toptan terketmeyiz. Bunlardan başkalarına ait olan hüküm ve ictihadlara gelince, biz de onlar gibi ilim adamlarıyız.”

“Allah’ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah’ın güvenilir, âlimlerce mâlum ve meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbından dilediğim kimsenin re’yini alırım… Fakat iş İbrâhim, Şâ’bi, el-Hasen, Atâ… gibi zevâta gelince ben de onlar gibi ictihad ederim”[19]

İmam Muhammed de “İlim dört türdür: Allah’ın kitabında olan ile ona benzeyen, Rasûlullah (s.a.s.)’in sağlam bir senetle nakledilen sünnetinde sâbit olanlar ile ona benzeyenler, Rasûlullah’ın ashâbının icmâ’ı ile sâbit hükümler ile onlara benzeyenler ve nihâyet İslâm fukahâsının çoğu tarafından sahih ve güzel olduğu kabul edilenlerle bunlara benzeyenlerdir”[20] demiştir.

Ebû Hanife’ye hadis konusunda bir kısım tenkidler yapılagelmiştir. Bunlar: Ebû Hanife hadiste zayıftır[21]; Re’yi ile sahih hadisleri reddeder[22]; Onun nezdinde sahih olan hadis sayısı onyedi veya elli civarındadır,[23] şeklinde özetlenebilir.

Gerçekte, Ebû Hanife, hadis ilminde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değilse de, “ictihad şûrâsı”nda bu konuda kendisine yardımcı olan hadis hâfızları vardır.[24] İctihadında, bizzat üstadlarından öğrendiği dörtbin kadar hadis kullanmıştır.[25] Bazı hadisleri Hz. Peygamber’e ait oluşunda şüphe bulunduğu, başka bir deyişle hadisin sıhhatini tesbit için ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir.[26] Yoksa Ebû-Hanife, değil sahih hadisleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadisleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik eylemiştir.[27]

Diğer taraftan, Kıyas yüzünden Ebû-Hanife’ye tenkit yöneltenler haksızlık etmiştir. Çünkü sahâbeden beri kıyas tatbik edilmiş ve diğer imamlar da az veya çok miktarda bu metodu kullanmışlardır. Ebû Hanife:

1- Kıyası kâideleştirmiş,

2- Sık kullanmış,

3- Henüz vuku bulmamış hâdiselere de tatbik etmiştir.[28]

Yine, “İstihsan” metodu başta Şâfii olmak üzere birçok âlim tarafından ağır bir şekilde mahkum edilmiş ve bazı kimseler tarafından da yalnız Ebû Hanife’ye nisbet edilmiştir. Halbuki mesele mukayeseli bir şekilde incelendiğinde istihsanı reddedenlerle kabul edenlerin buna verdikleri mânânın çok farklı olduğu görülecektir.

İmam Şâfii’ye göre İstihsan; “Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, güzel bulmasıdır.” Bir kölenin bedelini bile tayin edecek olan kimse onun benzerini gözönüne alarak bu işi yapar. Eğer benzerine aldırmadan bir değer biçerse, tutarsız ve haksız bir iş yapmış olur. Allah’ın helâl ve haramı ise bundan çok daha önemlidir. Bir kimse haber veya kıyasa istinad etmeden hüküm verirse günahkâr olur.[29] İstihsan ile hükmeden, Allah’ın emir ve nehiyleriyle bunların benzerlerini terketmiş, kafasına estiği gibi davranmış olur.[30]

İbn Hazm’da İstihsan, nefsin arzuladığı, beğendiği şekilde hükmetmektir.[31] “Bu bâtıldır, çünkü delili yoktur, arzuya tâbi olmaktan ibarettir; arzu ve zevkler ise insandan insana değişir”[32] demiştir.

Bu imamlara göre istihsan; Kitab, sünnet, icmâ ve kıyas gibi mûteber delillerden birine değil de nefsin arzusuna dayanan bir istidlal ve hüküm verme yoludur. Halbuki her ne kadar Ebû Hanife’nin istihsanı nasıl anladığına dâir sarih bir ifade nakledilmemişse de, onun benimsediği hüküm ve ictihad usûlünün, yukarıda zikredilen mânâlarda bir istihsana uymadığı sâbittir. Kaldı ki onun istihsana göre verdiği hükümlere dayanarak mensuplarının ortaya koyduğu istihsan tarifleri yukarıdakilerden tamamen ayrıdır.[33]

İstihsanın iki anlamı vardır:

1- İctihad ve re’yimize bırakılmış miktarların tayin ve takdirinde re’yimizi kullanmak; nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi.

2- Kıyası bundan daha kuvvetli bir delil ve delâlete terketmek, Râzî bu ikincisini de ikiye ayırarak geniş izah ve misaller veriyor ki bunlardan çıkan neticeye göre istihsanın ikinci türü: Nass, icmâ, zaruret veya daha kuvvetli başka bir kıyas sebebiyle kıyası terketmekten ibaret oluyor.

Bu anlamıyla istihsan hem gayr-i mûteber bir ictihad metodu olmaktan hem de yalnız Ebû Hanife’ye mahsus bulunmaktan çıkmış oluyor. İmam Şâfii, istihsan lâfzını birinci mânâda kullanmıştır.[34] İmam Mâlik, “İstihsan ilmin onda dokuzudur” demiş ve ictihadında buna geniş bir yer vermiştir.[35]
[1] İbn Hacer Heytemî, Hayratu’l Hisan, 265.
[2] Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, Çev.: Osman Keskioğlu. İstanbul 1970. 43.
[3] Hatib el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd, XIII, 333.
[4] İbnü’l Bezzâzı, Menâkîbu Ebî Hanife, I, 111.
[5] İbnü’l Esir, Üsdü’l-Ğâbe, III, 133.
[6] Şa’rânı, Tabakatü’l-Kübrâ, I, 52-53.
[7] Muhammed Ebû Zehra, İslâm’da Fıkhı Mezhepler Târihi, Çev: Abdulkadir Şener, II, 132.
[8] Şah Veliyullah Dehlevî, Huccetullah’il Bâliğa, 1, 146.
[9] Zehebî, Menâkibu’l-İmâm Ebı Hanife ve Sahiheyni Ebı Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen, Mısır.
[10] M. Ebû Zehra, Ebû Hanife, 44.
[11] Zehebî, a.g.e, 39.
[12] el-Kerderî, Menâkıbu’l-İmâm Ebû Hanife, II, 218.
[13] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, V, 559.
[14] en-Nemeri, el-İntika, 170.
[15] İmam Fahrü’l İslâm Pezdevî, Usûlü’l-Fıkh, I, 8; İbnü’n-Nedîm, Kitâbü’l-Fihrist, I, 204.
[16] Zehebî, a.g.e., 21.
[17] İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, Ankara 1981, 127.
[18] İzmirli, İ. Hakkı, a.g.e. 127.
[19] el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; Zehebî, Menâkıb, 20-21; M. Ebû-Zehra, Târihü’l-fıkh, II, 161; A. Emin, Duha’l İslâm, II, 185 vd.
[20] İbn Abdilber, el-Câmi’, II, 26.
[21] İbn Sa’d, Tabakatü’l-Kübra, VI, 368.
[22] M. Zâhidü’l-Kevserî, Te’nib, 82 vd.
[23] İbn Haldûn, Mukaddime, 388,
[24] M. Zâhidü’l Kevserî, a.g.e., 152.
[25] Mekkî, Menâkıb, II, 96.
[26] İbn Teymiyye, Raf’u’l-Melâm, 87 vd.
[27] İbn Hazm. el-İhkâm. 929.
[28] İbn Abdilber, a.g.e., II, 148; İbnu’l-Kayyım, İlâmü’l-Muvakkim, 1, 77-277, M. Ebû-Zehra, Ebû-Hanife, 324; A. Emin, a.g.e., II, 187.
[29] er-Risâle, 507-508.
[30] el-Umm, VII, 267-272.
[31] el-İhkâm, 42.
[32] İbtâlu’l-Kıyas, 5-6.
[33] Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, s.137.
[34] el-Mekkî, Menâkıb, I, 95.
[35] Amidî, el-İhkâm, 242; el-Mekkî, Menâkıb, I, 95 vd.

About these ads
Explore posts in the same categories: Ebu Hanife'nin Hayatı, EBU HANİFE

216 Yorum “Ebu Hanife’nin Hayatı”

  1. büşra Says:

    okula yardımcı oluyo araştırma ödevimi aldım tşkrlr

  2. burak yavuz Says:

    okul için arıyorum siteyi kuranlardan Allah razl olsun

  3. hüsna Says:

    teşekkürler ödevimi buldum her zaman böle şeyler yaptıgınız için thank you

  4. bilge Says:

    saolun ödevimi buldum yaptım dinim iyi düşücek inşallah

  5. ahbeya Says:

    saolun.sizin gibi siteler sayesinde ödewlerimizi bulabiliyoruz

  6. emre Says:

    tıllık ödev

  7. derya Says:

    çokkkkkkkkkk güzel ödevlerimi hep buradan buluyorum çok tşk

  8. derya Says:

    harika yani ama çokkkkkkkkk uzun beeeeeeeee

  9. derya Says:

    ıkzıcaksınız ama bu sitede 12 yaşında olan varmı 13 te olur

  10. Selena Says:

    bnce bu çok uzun ödevimin kısa olması gerekirken bu acayip şekilde uzun (:

  11. nurseda Says:

    malatyaya varamadım gul kokusu

  12. hakan Says:

    çok güzel allah sizden razı olsun

  13. hakan.tapa Says:

    ALLAH FAKİRLERE YOKSULLARA DARGINLARA BORCU OLANLARA ALLAH YARDIM ETSİN

  14. hakan.tapa Says:

    msn’mi vereyim hakan_tapa@hotmail.com iletilarinizi bekliyorum müslüman arkadaşlar

  15. betül Says:

    ghfyggggggfffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffftttttttttttttttttttttttt

  16. numas Says:

    aynen zi cok uzun

  17. mine Says:

    güzel ama uzun bide genellikle ebu hanif yerine numan yazmışlar inşallah herkes benim gibi zekidir de anlarlar

  18. adanali ali Says:

    bancede çok uzun offfffffffffffffff

  19. adanali ali Says:

    hadi mine sen mi zekisin puuuuuuuuuuuuuuu

  20. nisa Says:

    bazıları salak salak şeyler yazmışlar ama ben yazmıyacam doru söyleyim çok güzel olmus ve bu din ile ilgili olduğu için terbiyesizliğin luzümü yok//////////…………../////////////////

  21. ¿ Says:

    çHoq uzuN yHaaa uF:

  22. ilker Says:

    teşekkürler ödevime çok yardımcı oldu saholunnn…

  23. gizem Says:

    allahım allahım bu ney yha bu bisim 7 sülalenin hyatından daha usun bea:D:D


  24. yav çok uzun yapmısınızzzzzz offffffffffffffff

  25. aynur Says:

    bu konu bn performans ödevimdi dinim bu site sayesinde 100 düşecek ve öğretmenim çok beğendi
    birazda kısa olsaydı iyi olurdu by

  26. burcu Says:

    çook uzun ama yinede ödevime yardımcı oldu allah ne muradınız varsa versin

  27. furkan Says:

    çok güzel bir site allah razı olsun sağolun

  28. yıldız Says:

    biraz daha özet geçemez misiniz yaa ama yine de çook tşk

  29. 66yozgatlı66 Says:

    rafet önel

  30. nmt Says:

    ya biraz daha kısası yok muydu çkk uzun ama yinede saolun kısasını bekliyorm:?:)

  31. nmt Says:

    başka sitelerde hiç anlaşılır deil ama bu site anlaşılır tmm tutdum ben bu siteyii herkese söyleyeceğm :)))(bu aradada böle yorm yazması güzel oluyomş))

  32. nmt Says:

    :’)

  33. nmt Says:

    :D

  34. nmt Says:

    (?)


  35. 1-2 gerizekalı kendi zeka türlerinede yorum yapmış.Sakıncalı bir sözün insanı dinden çıkaracağını bilmiyorlar herhalde. Bu hassas bir konu lütfen dikkatli olalım.

  36. Suvari Says:

    İyi yazmışın Teşekkürler gerçekten önemli bir konu.

  37. ebru Says:

    bence harika yaaaaaa :)
    ama aşırı derecede uzun ama :(

  38. cafer Says:

    yavvvvvvvvv.ulaaaa.lov.ebru sanatı sana birşey derim. varya neresi uzunn

  39. cafer Says:

    dingil

  40. cafer Says:

    yazıklar olsun.uyuşuklar nasıl uzun tembiller

  41. cafer Says:

    çok teşkürler

  42. ömür Says:

    uzun ama çok güzel Allah hepinizden razı olsun ne kadar uzun olursa olsun hepimizin aradıği bilgi bu değilmi arkadaşlar?

  43. gereksizzz Says:

    saolun ama bu çok uzun bea…. :(:(::((

  44. gereksizzz Says:

    offff daha kısassı yoqmuydu :@

  45. furkan sez Says:

    çok güzel bir site allah razı olsun

  46. bozkurt_halil Says:

    saolunda bu çok uzun be abi

  47. fatma Says:

    tesekkürler ödevimi yapbildim iygünler

  48. SİTE YÖNETİMİ Says:

    LAN ADAM OLUN BAK BİDAHA GÖRMİYİM ÖDEV İÇİN ALANLARI ADAM GİBİ OKUYUN NE BİÇİM MÜSLÜMANLIK BU MÜSLÜMAN Bİ ADAMIN BUNLARI BİLMESİ GEREKİOKEN GİDİP ELİN GEVURU ÖRENİO ADAMI HASTA ETMEYİN ÖRENİN BUNLARI

  49. munise Says:

    bncede haklısınız

  50. hediye Says:

    ya. tamam sizin sayenizde ödev yapabiliyoruz ama şu yazılar biraz kısa olsa :D

  51. hediye Says:

    ya tamam ödevlerimizi yapıbiliyoruzda şu yazılar birazkısa olsa süper oludu yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa…

  52. ayşegül hanife Says:

    çok güzel ama oku oku bitmiyor Allah razı olsun yapanlardan (bizde bu kadar uzun yaşasak)))

  53. büşra Says:

    yapanlardan allah razı olsun

  54. ozkan Says:

    teşekürler

  55. mavili kız Says:

    yaa bu neeee? fci uzn olmş dha kssı ykmydu???

  56. özzge Says:

    çok iyi olmuşta çok uzun olmuşşş beeee

  57. levent Says:

    site yöneticilerinin uslubu çok yanlış. o nasıl bir konuşma öyle lan lun falan. bu uyarıyı dikkate alın.

  58. yaye Says:

    manyak bisi

  59. ömer Says:

    hakkatten cok uznmuş biraz daha kısa olsaydı bunu yazardım

  60. sanane Says:

    teşekkürler ama çok uzun XD

  61. havva Says:

    ALLAH RAZI OLSUN COK İŞİME YARADI

  62. yağız Says:

    üff çok uzun beee ama ödevime çokkk yardımcı olduuuu teşekkürler.(-.-) nnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnjgnkznbgknjrkljhnklgjkhtuyhuthjnfgjhmbnvgfhgfnh

  63. cevdet Says:

    cok muthıs guzel bır yazı ve bılmemız gereken bır zat muhyıddın arabı hz ve hz geylanı de okumamız gereken zatlardan allah hepsınden razı olsun

  64. gs Says:

    çok uzun yaz yaz bitiremedim

  65. turan Says:

    gerçekten çok uzun hepsi yazılmaz

  66. hasan Says:

    arkadaşlar hepsini yazabildiniz mi

  67. ayse Says:

    ya off bukadar yazı olurmu hepsini yazamayız ya a

  68. mert Says:

    merhama piçler

  69. mert Says:

    hiç güzel degil
    yo dice akman son nefes

  70. aslı Says:

    uzun ama güsel tşk..:)

  71. remzi Says:

    kakakakakaka

  72. buse Says:

    süperrrrrrrrrrrrr işime çokkkkkkkk yaradı

  73. buse Says:

    süperrrrrr

  74. buse Says:

    isteyen alabilir

  75. nevval Says:

    merhaba. kahirede vefat bir fıkıh alimi üzerine çalışıyorm elinizde bilgi kaynağı varsa paylaşır mısınız? fahreddin b.osman b. ali ez-zeylai…

  76. buseeeee Says:

    merhaba arkadaşlar bu ödeve tekrar ihtiyacım oldudu ondan isteyene e-posta adresim
    kalbimdesin_2724@hotmail.com

  77. esma Says:

    yeah arkidaşlar site güzel olmasına güzelde ben bu kadar yazıyı nasıl yazıcam???

  78. esma Says:

    Ebu Hanife’nin Hayatı
    İmam Âzam lâkabıyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meşhur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamı.

    Ebû Hanife, Kûfe’de hicrî 80 yılında doğdu. Numân ve ailesinin Arap olmadığı kesindir; onun Farisi veya Türk olduğu şeklinde değişik görüşler vardır. Dedesi Zûta, Teym b. Sa’lebeoğulları kabilesinin âzatlısı olup, Hz. Ali zamanında Kâbil’den Kûfe’ye gelerek; orada yerleşti. Zûta’nın oğlu Sâbit de Kûfe’de ipek ve yün kumaş ticaretiyle uğraştı. İslâm’ın hâkim olduğu bir ortamda yetişen Numân b. Sâbit küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetti. Kırâatı, yedi kurrâdan biri olarak tanınan İmam Âsım’dan aldığı rivâyet edilir.[1]

    Numân gençliğini ticaretle geçirdikten sonra İmam Şa’bî (20/104)’nin tavsiye ve desteğiyle öğrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf ve nahiv, şiir öğrendi. Yetiştiği Kûfe şehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düşüncenin, itikâdı fırkaların bulunduğu, itikadla ilgili ateşli tartışmaların yapıldığı rey ehlinin yerleştiği bir şehirdi. Dindar bir ailede yetişen Ebû Hanife’nin de bu itikâdi tartışmalara zaman zaman katıldığı kuvvetle muhtemeldir. Ebû Hanife, Şa’bî’nin kendisini ilme teşvikini şöyle anlatmaktadır: “Günün birinde Şa’bî’nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı ve bana, ‘Nereye devam ediyorsun?’ dedi. Ben de, ‘Çarşı pazara’ dedim. O, ‘Maksadım o değil, ulemâdan kimin dersine devam ediyorsun?’ dedi. Ben, ‘Hiçbirinin’ diye cevap verince Şa’bî, ‘İlmi ve ulemâ ile görüşmeyi sakın ihmal etme. Ben senin uyanık ve aktif bir genç olduğunu görüyorum’ dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yaptı. Ticareti bıraktım, ilim yolunu tuttum. Allah’ın inâyetiyle Şa’bî’nin sözünün bana çok faydası oldu.” Kendisinin de belirttiği gibi Şa’bî’nin bu tavsiyesi onun için bir dönüm noktası olmuştur. Bundan böyle ticaret işini ortağı Hafs b. Abdurrahman’a devredecek, ara-sıra dükkânına uğrayacak, asıl işi ilim meclislerine devam etmek olacaktır. O zaman Numan henüz yirmiiki yaşındadır.[2]

    Ebû Hanife’nin yaşadığı yer ve çağda itikâdi fırkalar çoğalmış, bir sürü sapık fırkalar ortaya çıkmış, Emevi hükümdarlarının Ehl-i Beyt’e zulmü devam etmiştir. Mantığı çok kuvvetli olan Numân b. Sâbit hiçbir fırkaya bağlanmadan ilim tahsilini ilerletti ve kelâm ilmine yöneldi. Tartışmak (cedel) için sık sık Basra’ya gitti, ancak kelâm ve cedel’in din dışı olduğunu görerek fıkh’a yöneldi. “Arkadaşını tekfir etmek isteyen ondan önce küfre düşer” diyordu.[3] Kendisi bunu şöyle anlatır: “Sahâbi ve tâbiin, bize gelen konuları bizden iyi anladılar. Aralarında sert münâkaşa ve mücâdele olmadı ve onlar fıkıh meclisleri ile halkı fıkha teşvik ettiler; fetvâ verdiler, birbirinden fetvâ sordular. Bunu anlayınca ben de münakâşa, cedel ve kelâmı bıraktım; selefin yoluna döndüm. Kelâmcıların selefin yolunda olmadığını; cedelcilerin kalpleri katı, ruhları kaba, nasslara muhâlefetten çekinmeyen, verâ ve takvâdan uzak kimseler olduklarını gördüm”[4]

    Numân, babasıyla onaltı yaşında hacca gittiğinde orada tâbiînden Atâ b. Ebî Rebâh, Abdullah İbn Ömer ile tanışarak onlardan hadis dinlediği, rivâyet edilir.[5] Kendisi, tâbiînden sayılır ve etbau ‘t-tâbiînin büyüklerindendir. Onun, gençliğinde çağının bütün düşünce akımlarını izlediği, ihtilâfları çok iyi tesbit ettiği zikredilmektedir.[6] Fıkıhta karar kılıp selefin yolunu izlemeye başladıktan sonra geleneğe uyarak kendisine bir üstad âlim seçti. Onsekiz yıl Irak’ın büyük fakihi Hammâd b. Ebî Süleyman (ö.120/737)’ın derslerine devam etti. Onun vekîli oldu ve on yıllık öğrencilikten sonra kendi kürsüsünü açmak istediyse de, altmış kadar fetvasının kırkının Hammâd tarafından tasvib edildiği ve yirmisinin düzeltildiğini görünce bundan vazgeçerek onun ölümüne kadar vekâletinde bulundu. Özellikle o sırada varolan şu dört fıkhı öğrendi: İstinbat, Hz. Ömer fıkhı, Abdullah b. Mes’ud fıkhı, Abdullah b. Abbâs fıkhı. Birincisi şer’i hakikatleri araştırıp ortaya koymaya, ikincisi maslahata, üçüncüsü tahrice, dördüncüsü Kur’ân ilmine dayanan okuldu.[7]

    Hocası Hammâd b. Ebî Süleyman, İbrahim en-Nehaî ve Şa’bî gibi iki büyük âlimden fıkıh okudu. Abdullah b. Mes’ud ve Hz. Ali’nin fıkhına sahip Kadı Şureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda’ın fıkhından faydalandı. Ebû Hanife’nin fıkhında daha ziyâde İbrahim en-Nehaî okulunun tesiri görülür. Dehlevî, “Hanefi fıkhının kaynağı, İbrahim Nehaî’nin kavilleridir” der.[8] Ayrıca Ebû Hanife, “istihsan” kullanmada tartışılmaz bir ilim elde etmiştir. Onun tâcir olarak halkın günlük hayatıyla iç içe oluşu ve sık sık ilim merkezlerine seyahat edip birçok âlim ile düşünce alışverişinde bulunması, bu alanda saygınlığına sebep olmuştur. Hac seyahatlerinde tâbiîn âlimlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş, ilmî sohbetlerde bulunmuş, onlardan hadis dinlemiştir. Atâ b. Ebî Rebâh, Atiyye el-Avfı, Abdurrahman b. Hürmüz el-A’rec, İkrime, Nâfi’, Katâde bunlardan bazılarıdır.[9] Kendisi şöyle der: “Hz. Ömer’in fıkhını, Hz. Ali’nin fıkhını, Abdullah b. Mes’ud’un ve Abdullah İbn Abbâs’ın fıkhını onların ashâbından aldım”[10]

    Ebû Hanife ilimle uğraşırken ticareti de bütünüyle bırakmadı. Bu, onun helâl rızık kazanmasını sağladığı gibi, ticarî kazancını ve talebelerinin ihtiyaçlarının karşılanmasını, bağımsız bir ilim meclisi kurmasını da sağladı. Ebû Yûsuf’un parasının bittiğini söylemesine ihtiyaç bırakmadan o Ebû Yusuf’u murâkabe eder, yardımda bulunurdu. Gücü yetmeyen talebelerinin de evlenmesini sağlardı.[11] Birçokları ticarette Ebû Hanife’yi Ebû Bekir’e benzetirdi; çünkü o bir malı satın alırken, sattığı zamanki gibi emânet kâidesine uyar, kötü malı üste, iyisini alta koyardı, muhtaç satıcıyı sömürmezdi. Bir defasında bir kadın, satmak üzere ona bir ipek elbise getirdi. O, fiyatını sordu. Kadın yüz dirhem istedi. Ebû Hanife, değerinin yüz dirhemden fazla ettiğini söyledi. Kadın yüzer yüzer artırarak dört yüze çıktığında Ebû Hanife, daha fazla edeceğini söyleyince kadın, “Benimle eğleniyor musun?” demişti. Ebû Hanife de, “Ne münasebet, bir adam getirin de fiyat takdir ettirelim” dedi. Adam çağrıldı ve fiyatı takdir etti: Ebu Hanife o malı beş yüz dirheme satın aldı. Bu olay o zamandan beri halk arasında günümüze kadar anlatılarak, ticarette dürüstlüğe dâir bir darb-ı mesel haline gelmiştir.

    Ebû Hanife vakar sahibi bir insandı. Tefekkürü çok, konuşması az, Allah’ın hudûdunu olabildiğince gözeten, dünya ehlinden uzak duran, faydasız ve boş sözlerden hoşlanmayan, sorulara az ve öz cevap veren çok zeki bir müctehiddi. Fıkhı sistematik hale getirip bütün dünyevî meselelerin leh ve aleyhteki biçimlerini ortaya koyarak ve sağlam bir akîde esası çıkararak doktrinini meydana getirmiştir. Ebû Hanife’nin binlerce talebesi olmuş, bunların kırk kadarı müctehid mertebesine ulaşmıştır.[12] Müctehid öğrencilerinden en meşhurları Ebû Yusuf (158), Muhammed b. Hasan es-Şeybânî (189) Dâvûd et-Tâ; (165), Esed b. Amr (190), Hasan b. Ziyâd (204), Kasım b. Maan (175), Ali b. Mushir (168), Hibban b. Ali (171)’dir. Ebû Hanife’nin fıkıh okulu, talebelerine verdiği dersler ile ondan fetvâ istemeye gelen halk için verdiği fetvâlardan meydana gelmiştir. Ders verme usûlü eski filozofların diyalektik akademi derslerini andırmaktadır. Bir mesele ortaya atılır; bu, talebeleri tarafından tartışılır ve herkes görüşünü söyler; en son olarak İmam, delil ve istinbat ile bir karara ulaşılmasını sağlar ve kararı delillerden ayırarak veciz cümleler halinde yazdırırdı. Bu sözleri en yakın müctehid talebeleri tarafından sonradan mezhebin fıkıh kaideleri haline getirilirdi. Onun ilim meclisi bir istişâre, bir diyalog merkezi, bir hür düşünce okulu idi. Ebû Hanife’nin halkın sevgi ve saygısını kazanmasında; fetvâlarının her yerde haklı olarak tutulmasında; ilmi, ihtilaflardan arındırıp halka selefin yaptığı gibi bilgi aktarması, fitnelere bulaşmaması ve takvası etkili olmuştur. Onun talebelerine verdiği öğütlerde, ilimde hür düşünce ve araştırmanın yollarının tutulması, câhil ve mutaassıplardan uzak durulması gibi önemli kayıtlar vardır: “Halka yaklaş, fâsıklardan uzaklaş. İnsanlığında kusur etme, kimseyi küçük görme. Bir meselede görüşünü sorana bilinen görüşü tekrarla ve sonra o meselede şu veya bu şekilde başka görüşler de bulunduğunu zikret. Halka yumuşak davran, bıkkınlık gösterme, onlardan biriymişsin gibi davran.” Ebû Hanife kimseye “benim görüşüm en doğrudur” demedi; hattâ, kendisinin de bir görüşü olduğunu ama daha iyi bir görüş getirene uyacağını söylerdi. Yine o, talebelerine kendisinden her işittiğini yazmamalarını, çünkü yarın görüşünü değiştirebileceğini ifade ederdi. Demek ki, hiç bir zaman kendisi mezhebî taassub içinde olmamıştır. Aktif bir şekilde olmasa da döneminin siyasî hareketlerine katıldı. Hayatının bir bölümü Emevilerin, bir bölümü Abbâsilerin hâkimiyetinde geçti. Her iki dönemde de siyâsal iktidara karşıydı. Onun siyâsetini ehl-i beyt taraftarlığı belirliyordu. Ehl-i beyt’e büyük muhabbeti vardı. Abbâsîler iktidara geldiklerinde ehl-i beyt’i gözeteceklerini söylemişlerdi. Ancak onların iktidara geldikten bir süre sonra ehl-i beyt’e zulmetmeye devam ettiklerini görünce, onlara da karşı çıktı. Derslerinde fırsat buldukça iktidarı tenkid etti. Her iki siyasal iktidar devrinde de kendisinden şüphelenilmiş, onu kendi taraflarına çekmek, halk nezdindeki itibarından yararlanmak için kendisine kadılık görevini teklif etmişlerse de o, her iki dönemde de teklifleri reddetmiş ve bu sebepten dolayı işkenceye uğramış, hapsedilmiştir.[13] İmam, takvâsı, firâseti, ilmî dürüstlüğü ve görüşlerini iktidara karşı kullanması ile halkın büyük sevgisini kazandı. Abbâsi yönetimi ile hiçbir zaman uyuşmadı, uzlaşmadı. Ticaretten kazandığı helâl rızıkla ilmini destekledi. Hattâ o, Zeyd b. Ali’nin imamlığına zımnen bey’at etmişti. Hz. Ali’nin torunları, kendisi gibi birer birer isyan edip şehid edilirken İmam Zeyd için Ebû Hanife şöyle diyordu: “Zeyd’in bu çıkışı -Hişâm b. Abdülmelik’e isyanı- Rasûlullah’ın Bedir günündeki çıkışına benziyor.” Ebû Hanîfe’nin ehl-i beyt imamları ile olan birlikteliği, Emevi ve Abbâsi yönetimlerine karşı tavrı dikkat çekici bir tavırdır. 145 yılında Hz. Ali (r.a.)’in torunlarından Muhammed en-Nefsü’z Zekiye ile kardeşi İbrahim’in Abbâsilere isyan etmeleri ve şehîd olmaları karşısında Ebû Hanife Irak’ta, İmam Mâlik Medine’de açıkça iktidarı telkin etmişler, bu yüzden ikisi de kırbaçlatılmış, işkence görmüş ve hapsedilmişlerdir. Ebû Hanife alenen halkı ehl-i beyt’e yardıma çağırdığı için hapsedildi ve her gün kırbaçlatıldı. Bunun sonucunda yetmiş yaşında şehidler gibi öldü. Zehirletildiği de rivâyet edilir.[14] Bağdat’ta, Hayruzan mezarlığına defnedildi, cenazesinde binlerce insan hazır bulundu.

    Ölümünden sonra ders halkasını Ebû Yusuf sürdürdü. Vefâtından sonra fetvâları yazılıp, doktrini sistemleştirildi. Hanefilik kanun ve asıllarıyla İslâm dünyasının dört bucağına yayılmıştır. Mezhebi sistematik hale getiren, İmam Muhammed eş-Şeybânî’dir. el-Asl, el-Câmi’ü’s Sağır, el-Câmi’ü’l-Kebîr, ez-Ziyâdât, es-Siyerü’l-Kebir’i yazan odur. Bu kitaplar güvenilir rivâyetler olarak zikredilerek “Zâhirü’r Rivâye” veya “Mesâilü’l-Usûl” adıyla mezhebin ana kaynakları sayılmıştır. Talebelerinin toparladığı “el-Fıkhu’l Ekber”, kesin olarak İmam Âzam’a aittir ve ehli sünnet akidesinin temel kitabıdır.[15] Ayrıca el-Fıkhü’l Ebsât, Kitâbü’l Alim ve’l Müteallim, Kitâbü’r Risâle, el- Vasiyye, el-Kasîdetü’n Numâniye, Marifetü’l-Mezâhib, Müsnedü’l-İmam Ebî Hanife adlı eserler de imamdan rivâyet edilmiştir. Bunların yanısıra kaynak ve araştırmalarda nüshaları bulunamayan başka eserlerden de söz edilmiştir.

    Ebû Hanîfe önceleri Kelâm ilmiyle uğraşmış ve birtakım tartışmalara katılmış olmasına rağmen cedelcilerin iddialı üslûbundan uzak kalmıştır. İctihadlarını değerlendirirken kendisi şöyle demiştir: “Bu bizim reyimizle vardığımız bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye ‘bunu kabul etmeniz gerekir’ demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin onu kabul ederiz”[16] Kendisine tâbi olacak kimselere de şu tavsiye ve ikazda bulunmuştur: “Nereden söylediğimizi (verdiğimiz hükmün delil ve kaynağını) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz.” O, bir tek kişi ya da mezhebin İslâm’ı kuşatmasının mümkün olmadığını biliyordu. Ne Ebû Hanife ne başka bir İmam, kendi ictihadı hakkında böyle bir iddiada bulunmuştur. Onlar hep sahih sünnetin asıl olduğunu, sahih sünnet ile sözleri çatıştığı takdirde sahih sünnet ile amel edilmesi gerektiğini öğrenci ve izleyicilerine özenle tavsiye ve ikaz etmişlerdir.

    Mezhepleri günümüze kâdar varlığını sürdüren Ehl-i Sünnet mezheplerinden dördü arasında ilk tedvin edilen mezhep Hanefi mezhebi olmuştur. Irak’ta doğan bu mezhep hemen hemen bütün İslâm dünyasında yayıldı. Abbâsiler döneminde kadıların çoğu Hanefi idi. Selçukluların, Harzemşahların mezhebi de Hanefilik idi. Osmanlı döneminde de resmi mezhep Hanefilik olmuştur.[17]

    Ebû Hanife yetmiş yıllık ömrünü fetvâ vermek, ders halkasında talebe yetiştirmek, ilmî seyahatlerde bulunmak ve ibadet etmekle geçiren, İslâm âleminin yetiştirdiği büyük müctehidlerden biridir. Elli beş defa hacca gittiği nakledilir.[18] Bu duruma göre o her sene hac yapmıştır.

    İmâm-ı Âzam usûlünü şöyle açıklamıştır: “Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen baş üstüne; sahâbeden gelenleri seçer, birini tercih ederiz; fakat toptan terketmeyiz. Bunlardan başkalarına ait olan hüküm ve ictihadlara gelince, biz de onlar gibi ilim adamlarıyız.”

    “Allah’ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah’ın güvenilir, âlimlerce mâlum ve meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbından dilediğim kimsenin re’yini alırım… Fakat iş İbrâhim, Şâ’bi, el-Hasen, Atâ… gibi zevâta gelince ben de onlar gibi ictihad ederim”[19]

    İmam Muhammed de “İlim dört türdür: Allah’ın kitabında olan ile ona benzeyen, Rasûlullah (s.a.s.)’in sağlam bir senetle nakledilen sünnetinde sâbit olanlar ile ona benzeyenler, Rasûlullah’ın ashâbının icmâ’ı ile sâbit hükümler ile onlara benzeyenler ve nihâyet İslâm fukahâsının çoğu tarafından sahih ve güzel olduğu kabul edilenlerle bunlara benzeyenlerdir”[20] demiştir.

    Ebû Hanife’ye hadis konusunda bir kısım tenkidler yapılagelmiştir. Bunlar: Ebû Hanife hadiste zayıftır[21]; Re’yi ile sahih hadisleri reddeder[22]; Onun nezdinde sahih olan hadis sayısı onyedi veya elli civarındadır,[23] şeklinde özetlenebilir.

    Gerçekte, Ebû Hanife, hadis ilminde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değilse de, “ictihad şûrâsı”nda bu konuda kendisine yardımcı olan hadis hâfızları vardır.[24] İctihadında, bizzat üstadlarından öğrendiği dörtbin kadar hadis kullanmıştır.[25] Bazı hadisleri Hz. Peygamber’e ait oluşunda şüphe bulunduğu, başka bir deyişle hadisin sıhhatini tesbit için ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir.[26] Yoksa Ebû-Hanife, değil sahih hadisleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadisleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik eylemiştir.[27]

    Diğer taraftan, Kıyas yüzünden Ebû-Hanife’ye tenkit yöneltenler haksızlık etmiştir. Çünkü sahâbeden beri kıyas tatbik edilmiş ve diğer imamlar da az veya çok miktarda bu metodu kullanmışlardır. Ebû Hanife:

    1- Kıyası kâideleştirmiş,

    2- Sık kullanmış,

    3- Henüz vuku bulmamış hâdiselere de tatbik etmiştir.[28]

    Yine, “İstihsan” metodu başta Şâfii olmak üzere birçok âlim tarafından ağır bir şekilde mahkum edilmiş ve bazı kimseler tarafından da yalnız Ebû Hanife’ye nisbet edilmiştir. Halbuki mesele mukayeseli bir şekilde incelendiğinde istihsanı reddedenlerle kabul edenlerin buna verdikleri mânânın çok farklı olduğu görülecektir.

    İmam Şâfii’ye göre İstihsan; “Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, güzel bulmasıdır.” Bir kölenin bedelini bile tayin edecek olan kimse onun benzerini gözönüne alarak bu işi yapar. Eğer benzerine aldırmadan bir değer biçerse, tutarsız ve haksız bir iş yapmış olur. Allah’ın helâl ve haramı ise bundan çok daha önemlidir. Bir kimse haber veya kıyasa istinad etmeden hüküm verirse günahkâr olur.[29] İstihsan ile hükmeden, Allah’ın emir ve nehiyleriyle bunların benzerlerini terketmiş, kafasına estiği gibi davranmış olur.[30]

    İbn Hazm’da İstihsan, nefsin arzuladığı, beğendiği şekilde hükmetmektir.[31] “Bu bâtıldır, çünkü delili yoktur, arzuya tâbi olmaktan ibarettir; arzu ve zevkler ise insandan insana değişir”[32] demiştir.

    Bu imamlara göre istihsan; Kitab, sünnet, icmâ ve kıyas gibi mûteber delillerden birine değil de nefsin arzusuna dayanan bir istidlal ve hüküm verme yoludur. Halbuki her ne kadar Ebû Hanife’nin istihsanı nasıl anladığına dâir sarih bir ifade nakledilmemişse de, onun benimsediği hüküm ve ictihad usûlünün, yukarıda zikredilen mânâlarda bir istihsana uymadığı sâbittir. Kaldı ki onun istihsana göre verdiği hükümlere dayanarak mensuplarının ortaya koyduğu istihsan tarifleri yukarıdakilerden tamamen ayrıdır.[33]

    İstihsanın iki anlamı vardır:

    1- İctihad ve re’yimize bırakılmış miktarların tayin ve takdirinde re’yimizi kullanmak; nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi.

    2- Kıyası bundan daha kuvvetli bir delil ve delâlete terketmek, Râzî bu ikincisini de ikiye ayırarak geniş izah ve misaller veriyor ki bunlardan çıkan neticeye göre istihsanın ikinci türü: Nass, icmâ, zaruret veya daha kuvvetli başka bir kıyas sebebiyle kıyası terketmekten ibaret oluyor.

    Bu anlamıyla istihsan hem gayr-i mûteber bir ictihad metodu olmaktan hem de yalnız Ebû Hanife’ye mahsus bulunmaktan çıkmış oluyor. İmam Şâfii, istihsan lâfzını birinci mânâda kullanmıştır.[34] İmam Mâlik, “İstihsan ilmin onda dokuzudur” demiş ve ictihadında buna geniş bir yer vermiştir.[35]
    [1] İbn Hacer Heytemî, Hayratu’l Hisan, 265.
    [2] Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, Çev.: Osman Keskioğlu. İstanbul 1970. 43.
    [3] Hatib el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd, XIII, 333.
    [4] İbnü’l Bezzâzı, Menâkîbu Ebî Hanife, I, 111.
    [5] İbnü’l Esir, Üsdü’l-Ğâbe, III, 133.
    [6] Şa’rânı, Tabakatü’l-Kübrâ, I, 52-53.
    [7] Muhammed Ebû Zehra, İslâm’da Fıkhı Mezhepler Târihi, Çev: Abdulkadir Şener, II, 132.
    [8] Şah Veliyullah Dehlevî, Huccetullah’il Bâliğa, 1, 146.
    [9] Zehebî, Menâkibu’l-İmâm Ebı Hanife ve Sahiheyni Ebı Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen, Mısır.
    [10] M. Ebû Zehra, Ebû Hanife, 44.
    [11] Zehebî, a.g.e, 39.
    [12] el-Kerderî, Menâkıbu’l-İmâm Ebû Hanife, II, 218.
    [13] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, V, 559.
    [14] en-Nemeri, el-İntika, 170.
    [15] İmam Fahrü’l İslâm Pezdevî, Usûlü’l-Fıkh, I, 8; İbnü’n-Nedîm, Kitâbü’l-Fihrist, I, 204.
    [16] Zehebî, a.g.e., 21.
    [17] İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, Ankara 1981, 127.
    [18] İzmirli, İ. Hakkı, a.g.e. 127.
    [19] el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; Zehebî, Menâkıb, 20-21; M. Ebû-Zehra, Târihü’l-fıkh, II, 161; A. Emin, Duha’l İslâm, II, 185 vd.
    [20] İbn Abdilber, el-Câmi’, II, 26.
    [21] İbn Sa’d, Tabakatü’l-Kübra, VI, 368.
    [22] M. Zâhidü’l-Kevserî, Te’nib, 82 vd.
    [23] İbn Haldûn, Mukaddime, 388,
    [24] M. Zâhidü’l Kevserî, a.g.e., 152.
    [25] Mekkî, Menâkıb, II, 96.
    [26] İbn Teymiyye, Raf’u’l-Melâm, 87 vd.
    [27] İbn Hazm. el-İhkâm. 929.
    [28] İbn Abdilber, a.g.e., II, 148; İbnu’l-Kayyım, İlâmü’l-Muvakkim, 1, 77-277, M. Ebû-Zehra, Ebû-Hanife, 324; A. Emin, a.g.e., II, 187.
    [29] er-Risâle, 507-508.
    [30] el-Umm, VII, 267-272.
    [31] el-İhkâm, 42.
    [32] İbtâlu’l-Kıyas, 5-6.
    [33] Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, s.137.
    [34] el-Mekkî, Menâkıb, I, 95.
    [35] Amidî, el-İhkâm, 242; el-Mekkî, Menâkıb, I, 95 vd.

  79. ooo Says:

    ç.ok uzunmuş beaa

  80. enessss Says:

    lan bu kadar uzun bişey görmedimö walla yaz zyaz elim çürüdü aaz ksıoaltın sunu yha bide en basa koymuslar:DD:

  81. zeynep Says:

    uzun ama olsun işime çok yaradı

  82. $ semih $ Says:

    İYİ İYİ SÜPER ——UUZZUUNN—–+++ödevimi yaptım+++

  83. Naz Says:

    harbi bu ne ya dincide başka adam bulamadı verecek ;D

  84. aylin Says:

    lan siz bu siteye ödev olmasa girermiydiniz bana bakın hergün giriom ödev olmasa affedersiniz ama hepiceniz salak

  85. aylin Says:

    hem siz uzunu görmemişsiniz size gösteremmi?

  86. aylin Says:

    yoksa siz ödevden sıkıldınız mı? allahın ayyoşları şunda dikkat edelim allahın dedim

  87. fiyem Says:

    çok teşşşşkür ederinmmmmmmmmmm çk işime yaradı …….

  88. aylin Says:

    fiyem misin nesin allahın ayyoşu

  89. ***isyankar repçi((((:::" Says:

    ooooooohaaaaaaa bu ne yazıcıda kartuş kalmiyacak

  90. defne Says:

    bunu okuya okuya insan bunalır kısaltın bence bunu hepten…=)

  91. defne Says:

    ben bunu yazıcaktım ama çoook uzun vazgeçiyorum ben bunu 5 günde zor yazarım…=)

  92. defne Says:

    piçler ananızı sikeyim

  93. celal Says:

    lan yürü git amınıza yarramı sokarım

  94. ŞULE Says:

    perfonmas ödevi için çok çok teşekkur ederim

  95. EDA Says:

    çok teşekkür ederiz ama bnim ödewimin konusu bu değil…).).)

  96. elif Says:

    selenaya katılıyorummmmmmmmmm bencede çooooooooooooookk uzun birisi ödev yapmak istese bunu görünce kaçar biraz kısa olsaydı daha iyi olurduuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu.

  97. bersu Says:

    ebu hanifenin hayatını anlatmışsınız fakat bhen bndan pek fazla bilgi alamadım.o yüsden ödevimi başka yereden yaptım.çokda güsel oldu.94 aldım.:)))

  98. esra Says:

    ayy bhen bunu hiçç beğenmedim.bu konuyu bn çoq sevdim fakat bnde bersunun dediği gibi fazla biligi alamdım.başka yerden yaptım ve 85 aldım..bu site hiç güsel değil yha…

  99. habibe Says:

    çok uzunmuş başka varmı yuuuuuuuhhhhhhhhhhhh ya

  100. çılgın Says:

    çççççççooooookkkkkkkk gggggggüüüüüüüüzzeeeeeeeeellllllll oollllmuşşşşş

  101. çılgın Says:

    esra kız çokkkkkk güzelsin

  102. arda Says:

    cook güzel olmıs tsk merve askımsenı seviyorum merve yılmaz nuri erbak lisesi bursa tatlımmmm

  103. arda Says:

    askımmm

  104. arda Says:

    merve yılmaz adını kalbime askımı bendime yazdım don bana askımm

  105. arda Says:

    kızlar siz polis akadamısı lısesı su anda 9 da okuyan ve yakısıklı bır cocula cımazmısınız ama merve benle cıkta ayrıldık askkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkııım

  106. arda Says:

    meeeeeeerrrrrrrrrrrrrrrrrrrvvvvvvvvvvvvvvvvvvvveeeeeeeeeeee yılmaz

  107. beyzanur Says:

    ööööö iğrenç buneyha kim yaptı bu siteyi bok gibi

  108. merve Says:

    çoooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooookkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk ozuuunnnnnnnnnnnn

  109. merve Says:

    çoooooooooooooooooook sevdim

  110. seda Says:

    bnce hiç olmamıs biras daha kısa yapsaydınız ya bn arkadaslarımada kattılıoö dimi beyza

  111. seda Says:

    bok gibi a.q

  112. esra Says:

    bok gibi a.q *erefsizler….

  113. dilara Says:

    aslında güzel ama uzun acaba yarısınıyazayımmı diye düşünmüyo deyilim

  114. dilara Says:

    lütfen küfürlü konuşmayın

    \/
    ..

  115. bahadır Says:

    küfür denin anasını sikiyim

  116. bahadır Says:

    küfür edenin anasını sikiyim

  117. angelina Says:

    bu ne ya çok uzun

  118. esin uyanık Says:

    yha ödevimden 100 aldımmmmmm süper bi site

  119. BİBİ TNM Says:

    valla çk uzun yaw ama yinede saolun yazıcıda yk ama ne yapalım artık yazıyoruz en azından dinciden azar işitmeyeceğiz

  120. melek Says:

    cooq güzel ama uzun aralardan parcalar alarak yaptm ama olsn işime yaradı yazandan allaha razı olsn <3

  121. nazım Says:

    bazıları ders ödev oldugu için yapıyorlar bazıları yorum yapmak için ama en önemli var oda kendi yaşantısına eşleştirip ders çıkarıyor ne mutlu o kişiye ki dininin geregi olan öğrenmesi gereken şeyleri yapıyor sorulduğunda elhamdurullah müslümanım diyen vatandaş gerçekte ne oldugunu bilmiyor ama söylüyor kimlik müslümanlıgı yetmiyor bunun herkez fakına varsın bu söylediklerimi üstüne alınmasın kimse yada kendi bilir ALLAH başımızdan eksik etmesin böyle insanları…

  122. eray Says:

    o mert denen çocuk tam bi mall

  123. emine Says:

    siz sadece bu siteye küfür etmeye aşk işlerini konuşmaya giriyorsunuz

  124. emine Says:

    lanet olsun bu dediklerimle uğraşanlara bi de müslümanız diyorsunuz

  125. ömer Says:

    bence çok uzun

  126. HiLAL Says:

    ALLAH RAZI OLSUN BEN BU ÖDEVİ YAPTIM VE PERFORMANSTAN 100 ALDIM ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM

  127. barkın Says:

    cok saolun sızın sayenızde tam puan alacağım Tanrı sızı Kutsasın!!!!!!!!!!!!!

  128. yunus Says:

    çok güzel bi site kurandan Allah razı olsn

  129. yunus Says:

    lan beyzanurmusun nesin sennin kafanı kırarım lan kamilll

  130. fotoş Says:

    valle arkedeşler benim ödev konusü buydü hezurleyenler ben dödöm anam babam bütün sülalemiz teşeğğür ederüz çoğ saolun la :)

  131. sanem Says:

    teşekkürler çok işime yaradı saolun :) :D :P :putnam:

  132. noname Says:

    helal olsun kardes saol ödevimi yaptım

  133. zivana16 Says:

    kardeş sagol din ödevim en yırttım yoksa yarın yabamazsaydım 0 alcaktın :9 sagol kardeş ler sagolunnnnnnnnnnnnnnn
    :)))))):)))):))):):):):):)::)):)

  134. rabia Says:

    oha ben bubu nasıl yazıyım

  135. büşra Says:

    bi kere arkadaşlar ebu hanifinin asıl adı numan bilmeyen arkadaşlarımıza söylüyorum


  136. arkadaşlar çok teşekkür ederim bu site sayesinde ödevimi rahatça yaptım:).


  137. çok saolun ödevimi yaptım

  138. yusuf Says:

    güzel ama biraz daha kısa özetleseydiniz daha iyi olurdu

  139. hakan Says:

    lan dallamalar dinizin geregini öğrenme gibi bi derdiniz hep derdiniz geyik eger ödevde olmasa buralara hiç ugramayacaksınız lan terbiyesizler bide utanmadanmadan küfür ediyosunuz hatını okudugunuz kişi nasıl yaşamış sözde müslümanlar!!!sorsalar hepiniz müslümansınız bumu

  140. mücahit Says:

    allah hepinizden razı olsun bukadar güzel dini ve ahlaki yolarda ncok güzel sizin gibi insanlar dünyada eişi benzeri tek olan insanlar vardır keşke herkes sizin gibi internette iyi şeyler yayınlasa

  141. sema Says:

    çoooooooooooook uzun yaaaaaaaaaaaa

  142. tugce Says:

    ben bunu yazamam cokkkkkkkkkkk uzunnnnnnnnnn

  143. sabebe Says:

    İmam Âzam lâkabıyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meşhur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamı.

    Ebû Hanife, Kûfe’de hicrî 80 yılında doğdu. Numân ve ailesinin Arap olmadığı kesindir; onun Farisi veya Türk olduğu şeklinde değişik görüşler vardır. Dedesi Zûta, Teym b. Sa’lebeoğulları kabilesinin âzatlısı olup, Hz. Ali zamanında Kâbil’den Kûfe’ye gelerek; orada yerleşti. Zûta’nın oğlu Sâbit de Kûfe’de ipek ve yün kumaş ticaretiyle uğraştı. İslâm’ın hâkim olduğu bir ortamda yetişen Numân b. Sâbit küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetti. Kırâatı, yedi kurrâdan biri olarak tanınan İmam Âsım’dan aldığı rivâyet edilir.[1]

    Numân gençliğini ticaretle geçirdikten sonra İmam Şa’bî (20/104)’nin tavsiye ve desteğiyle öğrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf ve nahiv, şiir öğrendi. Yetiştiği Kûfe şehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düşüncenin, itikâdı fırkaların bulunduğu, itikadla ilgili ateşli tartışmaların yapıldığı rey ehlinin yerleştiği bir şehirdi. Dindar bir ailede yetişen Ebû Hanife’nin de bu itikâdi tartışmalara zaman zaman katıldığı kuvvetle muhtemeldir. Ebû Hanife, Şa’bî’nin kendisini ilme teşvikini şöyle anlatmaktadır: “Günün birinde Şa’bî’nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı ve bana, ‘Nereye devam ediyorsun?’ dedi. Ben de, ‘Çarşı pazara’ dedim. O, ‘Maksadım o değil, ulemâdan kimin dersine devam ediyorsun?’ dedi. Ben, ‘Hiçbirinin’ diye cevap verince Şa’bî, ‘İlmi ve ulemâ ile görüşmeyi sakın ihmal etme. Ben senin uyanık ve aktif bir genç olduğunu görüyorum’ dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yaptı. Ticareti bıraktım, ilim yolunu tuttum. Allah’ın inâyetiyle Şa’bî’nin sözünün bana çok faydası oldu.” Kendisinin de belirttiği gibi Şa’bî’nin bu tavsiyesi onun için bir dönüm noktası olmuştur. Bundan böyle ticaret işini ortağı Hafs b. Abdurrahman’a devredecek, ara-sıra dükkânına uğrayacak, asıl işi ilim meclislerine devam etmek olacaktır. O zaman Numan henüz yirmiiki yaşındadır.[2]

    Ebû Hanife’nin yaşadığı yer ve çağda itikâdi fırkalar çoğalmış, bir sürü sapık fırkalar ortaya çıkmış, Emevi hükümdarlarının Ehl-i Beyt’e zulmü devam etmiştir. Mantığı çok kuvvetli olan Numân b. Sâbit hiçbir fırkaya bağlanmadan ilim tahsilini ilerletti ve kelâm ilmine yöneldi. Tartışmak (cedel) için sık sık Basra’ya gitti, ancak kelâm ve cedel’in din dışı olduğunu görerek fıkh’a yöneldi. “Arkadaşını tekfir etmek isteyen ondan önce küfre düşer” diyordu.[3] Kendisi bunu şöyle anlatır: “Sahâbi ve tâbiin, bize gelen konuları bizden iyi anladılar. Aralarında sert münâkaşa ve mücâdele olmadı ve onlar fıkıh meclisleri ile halkı fıkha teşvik ettiler; fetvâ verdiler, birbirinden fetvâ sordular. Bunu anlayınca ben de münakâşa, cedel ve kelâmı bıraktım; selefin yoluna döndüm. Kelâmcıların selefin yolunda olmadığını; cedelcilerin kalpleri katı, ruhları kaba, nasslara muhâlefetten çekinmeyen, verâ ve takvâdan uzak kimseler olduklarını gördüm”[4]

    Numân, babasıyla onaltı yaşında hacca gittiğinde orada tâbiînden Atâ b. Ebî Rebâh, Abdullah İbn Ömer ile tanışarak onlardan hadis dinlediği, rivâyet edilir.[5] Kendisi, tâbiînden sayılır ve etbau ‘t-tâbiînin büyüklerindendir. Onun, gençliğinde çağının bütün düşünce akımlarını izlediği, ihtilâfları çok iyi tesbit ettiği zikredilmektedir.[6] Fıkıhta karar kılıp selefin yolunu izlemeye başladıktan sonra geleneğe uyarak kendisine bir üstad âlim seçti. Onsekiz yıl Irak’ın büyük fakihi Hammâd b. Ebî Süleyman (ö.120/737)’ın derslerine devam etti. Onun vekîli oldu ve on yıllık öğrencilikten sonra kendi kürsüsünü açmak istediyse de, altmış kadar fetvasının kırkının Hammâd tarafından tasvib edildiği ve yirmisinin düzeltildiğini görünce bundan vazgeçerek onun ölümüne kadar vekâletinde bulundu. Özellikle o sırada varolan şu dört fıkhı öğrendi: İstinbat, Hz. Ömer fıkhı, Abdullah b. Mes’ud fıkhı, Abdullah b. Abbâs fıkhı. Birincisi şer’i hakikatleri araştırıp ortaya koymaya, ikincisi maslahata, üçüncüsü tahrice, dördüncüsü Kur’ân ilmine dayanan okuldu.[7]

    Hocası Hammâd b. Ebî Süleyman, İbrahim en-Nehaî ve Şa’bî gibi iki büyük âlimden fıkıh okudu. Abdullah b. Mes’ud ve Hz. Ali’nin fıkhına sahip Kadı Şureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda’ın fıkhından faydalandı. Ebû Hanife’nin fıkhında daha ziyâde İbrahim en-Nehaî okulunun tesiri görülür. Dehlevî, “Hanefi fıkhının kaynağı, İbrahim Nehaî’nin kavilleridir” der.[8] Ayrıca Ebû Hanife, “istihsan” kullanmada tartışılmaz bir ilim elde etmiştir. Onun tâcir olarak halkın günlük hayatıyla iç içe oluşu ve sık sık ilim merkezlerine seyahat edip birçok âlim ile düşünce alışverişinde bulunması, bu alanda saygınlığına sebep olmuştur. Hac seyahatlerinde tâbiîn âlimlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş, ilmî sohbetlerde bulunmuş, onlardan hadis dinlemiştir. Atâ b. Ebî Rebâh, Atiyye el-Avfı, Abdurrahman b. Hürmüz el-A’rec, İkrime, Nâfi’, Katâde bunlardan bazılarıdır.[9] Kendisi şöyle der: “Hz. Ömer’in fıkhını, Hz. Ali’nin fıkhını, Abdullah b. Mes’ud’un ve Abdullah İbn Abbâs’ın fıkhını onların ashâbından aldım”[10]

    Ebû Hanife ilimle uğraşırken ticareti de bütünüyle bırakmadı. Bu, onun helâl rızık kazanmasını sağladığı gibi, ticarî kazancını ve talebelerinin ihtiyaçlarının karşılanmasını, bağımsız bir ilim meclisi kurmasını da sağladı. Ebû Yûsuf’un parasının bittiğini söylemesine ihtiyaç bırakmadan o Ebû Yusuf’u murâkabe eder, yardımda bulunurdu. Gücü yetmeyen talebelerinin de evlenmesini sağlardı.[11] Birçokları ticarette Ebû Hanife’yi Ebû Bekir’e benzetirdi; çünkü o bir malı satın alırken, sattığı zamanki gibi emânet kâidesine uyar, kötü malı üste, iyisini alta koyardı, muhtaç satıcıyı sömürmezdi. Bir defasında bir kadın, satmak üzere ona bir ipek elbise getirdi. O, fiyatını sordu. Kadın yüz dirhem istedi. Ebû Hanife, değerinin yüz dirhemden fazla ettiğini söyledi. Kadın yüzer yüzer artırarak dört yüze çıktığında Ebû Hanife, daha fazla edeceğini söyleyince kadın, “Benimle eğleniyor musun?” demişti. Ebû Hanife de, “Ne münasebet, bir adam getirin de fiyat takdir ettirelim” dedi. Adam çağrıldı ve fiyatı takdir etti: Ebu Hanife o malı beş yüz dirheme satın aldı. Bu olay o zamandan beri halk arasında günümüze kadar anlatılarak, ticarette dürüstlüğe dâir bir darb-ı mesel haline gelmiştir.

    Ebû Hanife vakar sahibi bir insandı. Tefekkürü çok, konuşması az, Allah’ın hudûdunu olabildiğince gözeten, dünya ehlinden uzak duran, faydasız ve boş sözlerden hoşlanmayan, sorulara az ve öz cevap veren çok zeki bir müctehiddi. Fıkhı sistematik hale getirip bütün dünyevî meselelerin leh ve aleyhteki biçimlerini ortaya koyarak ve sağlam bir akîde esası çıkararak doktrinini meydana getirmiştir. Ebû Hanife’nin binlerce talebesi olmuş, bunların kırk kadarı müctehid mertebesine ulaşmıştır.[12] Müctehid öğrencilerinden en meşhurları Ebû Yusuf (158), Muhammed b. Hasan es-Şeybânî (189) Dâvûd et-Tâ; (165), Esed b. Amr (190), Hasan b. Ziyâd (204), Kasım b. Maan (175), Ali b. Mushir (168), Hibban b. Ali (171)’dir. Ebû Hanife’nin fıkıh okulu, talebelerine verdiği dersler ile ondan fetvâ istemeye gelen halk için verdiği fetvâlardan meydana gelmiştir. Ders verme usûlü eski filozofların diyalektik akademi derslerini andırmaktadır. Bir mesele ortaya atılır; bu, talebeleri tarafından tartışılır ve herkes görüşünü söyler; en son olarak İmam, delil ve istinbat ile bir karara ulaşılmasını sağlar ve kararı delillerden ayırarak veciz cümleler halinde yazdırırdı. Bu sözleri en yakın müctehid talebeleri tarafından sonradan mezhebin fıkıh kaideleri haline getirilirdi. Onun ilim meclisi bir istişâre, bir diyalog merkezi, bir hür düşünce okulu idi. Ebû Hanife’nin halkın sevgi ve saygısını kazanmasında; fetvâlarının her yerde haklı olarak tutulmasında; ilmi, ihtilaflardan arındırıp halka selefin yaptığı gibi bilgi aktarması, fitnelere bulaşmaması ve takvası etkili olmuştur. Onun talebelerine verdiği öğütlerde, ilimde hür düşünce ve araştırmanın yollarının tutulması, câhil ve mutaassıplardan uzak durulması gibi önemli kayıtlar vardır: “Halka yaklaş, fâsıklardan uzaklaş. İnsanlığında kusur etme, kimseyi küçük görme. Bir meselede görüşünü sorana bilinen görüşü tekrarla ve sonra o meselede şu veya bu şekilde başka görüşler de bulunduğunu zikret. Halka yumuşak davran, bıkkınlık gösterme, onlardan biriymişsin gibi davran.” Ebû Hanife kimseye “benim görüşüm en doğrudur” demedi; hattâ, kendisinin de bir görüşü olduğunu ama daha iyi bir görüş getirene uyacağını söylerdi. Yine o, talebelerine kendisinden her işittiğini yazmamalarını, çünkü yarın görüşünü değiştirebileceğini ifade ederdi. Demek ki, hiç bir zaman kendisi mezhebî taassub içinde olmamıştır. Aktif bir şekilde olmasa da döneminin siyasî hareketlerine katıldı. Hayatının bir bölümü Emevilerin, bir bölümü Abbâsilerin hâkimiyetinde geçti. Her iki dönemde de siyâsal iktidara karşıydı. Onun siyâsetini ehl-i beyt taraftarlığı belirliyordu. Ehl-i beyt’e büyük muhabbeti vardı. Abbâsîler iktidara geldiklerinde ehl-i beyt’i gözeteceklerini söylemişlerdi. Ancak onların iktidara geldikten bir süre sonra ehl-i beyt’e zulmetmeye devam ettiklerini görünce, onlara da karşı çıktı. Derslerinde fırsat buldukça iktidarı tenkid etti. Her iki siyasal iktidar devrinde de kendisinden şüphelenilmiş, onu kendi taraflarına çekmek, halk nezdindeki itibarından yararlanmak için kendisine kadılık görevini teklif etmişlerse de o, her iki dönemde de teklifleri reddetmiş ve bu sebepten dolayı işkenceye uğramış, hapsedilmiştir.[13] İmam, takvâsı, firâseti, ilmî dürüstlüğü ve görüşlerini iktidara karşı kullanması ile halkın büyük sevgisini kazandı. Abbâsi yönetimi ile hiçbir zaman uyuşmadı, uzlaşmadı. Ticaretten kazandığı helâl rızıkla ilmini destekledi. Hattâ o, Zeyd b. Ali’nin imamlığına zımnen bey’at etmişti. Hz. Ali’nin torunları, kendisi gibi birer birer isyan edip şehid edilirken İmam Zeyd için Ebû Hanife şöyle diyordu: “Zeyd’in bu çıkışı -Hişâm b. Abdülmelik’e isyanı- Rasûlullah’ın Bedir günündeki çıkışına benziyor.” Ebû Hanîfe’nin ehl-i beyt imamları ile olan birlikteliği, Emevi ve Abbâsi yönetimlerine karşı tavrı dikkat çekici bir tavırdır. 145 yılında Hz. Ali (r.a.)’in torunlarından Muhammed en-Nefsü’z Zekiye ile kardeşi İbrahim’in Abbâsilere isyan etmeleri ve şehîd olmaları karşısında Ebû Hanife Irak’ta, İmam Mâlik Medine’de açıkça iktidarı telkin etmişler, bu yüzden ikisi de kırbaçlatılmış, işkence görmüş ve hapsedilmişlerdir. Ebû Hanife alenen halkı ehl-i beyt’e yardıma çağırdığı için hapsedildi ve her gün kırbaçlatıldı. Bunun sonucunda yetmiş yaşında şehidler gibi öldü. Zehirletildiği de rivâyet edilir.[14] Bağdat’ta, Hayruzan mezarlığına defnedildi, cenazesinde binlerce insan hazır bulundu.

    Ölümünden sonra ders halkasını Ebû Yusuf sürdürdü. Vefâtından sonra fetvâları yazılıp, doktrini sistemleştirildi. Hanefilik kanun ve asıllarıyla İslâm dünyasının dört bucağına yayılmıştır. Mezhebi sistematik hale getiren, İmam Muhammed eş-Şeybânî’dir. el-Asl, el-Câmi’ü’s Sağır, el-Câmi’ü’l-Kebîr, ez-Ziyâdât, es-Siyerü’l-Kebir’i yazan odur. Bu kitaplar güvenilir rivâyetler olarak zikredilerek “Zâhirü’r Rivâye” veya “Mesâilü’l-Usûl” adıyla mezhebin ana kaynakları sayılmıştır. Talebelerinin toparladığı “el-Fıkhu’l Ekber”, kesin olarak İmam Âzam’a aittir ve ehli sünnet akidesinin temel kitabıdır.[15] Ayrıca el-Fıkhü’l Ebsât, Kitâbü’l Alim ve’l Müteallim, Kitâbü’r Risâle, el- Vasiyye, el-Kasîdetü’n Numâniye, Marifetü’l-Mezâhib, Müsnedü’l-İmam Ebî Hanife adlı eserler de imamdan rivâyet edilmiştir. Bunların yanısıra kaynak ve araştırmalarda nüshaları bulunamayan başka eserlerden de söz edilmiştir.

    Ebû Hanîfe önceleri Kelâm ilmiyle uğraşmış ve birtakım tartışmalara katılmış olmasına rağmen cedelcilerin iddialı üslûbundan uzak kalmıştır. İctihadlarını değerlendirirken kendisi şöyle demiştir: “Bu bizim reyimizle vardığımız bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye ‘bunu kabul etmeniz gerekir’ demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin onu kabul ederiz”[16] Kendisine tâbi olacak kimselere de şu tavsiye ve ikazda bulunmuştur: “Nereden söylediğimizi (verdiğimiz hükmün delil ve kaynağını) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz.” O, bir tek kişi ya da mezhebin İslâm’ı kuşatmasının mümkün olmadığını biliyordu. Ne Ebû Hanife ne başka bir İmam, kendi ictihadı hakkında böyle bir iddiada bulunmuştur. Onlar hep sahih sünnetin asıl olduğunu, sahih sünnet ile sözleri çatıştığı takdirde sahih sünnet ile amel edilmesi gerektiğini öğrenci ve izleyicilerine özenle tavsiye ve ikaz etmişlerdir.

    Mezhepleri günümüze kâdar varlığını sürdüren Ehl-i Sünnet mezheplerinden dördü arasında ilk tedvin edilen mezhep Hanefi mezhebi olmuştur. Irak’ta doğan bu mezhep hemen hemen bütün İslâm dünyasında yayıldı. Abbâsiler döneminde kadıların çoğu Hanefi idi. Selçukluların, Harzemşahların mezhebi de Hanefilik idi. Osmanlı döneminde de resmi mezhep Hanefilik olmuştur.[17]

    Ebû Hanife yetmiş yıllık ömrünü fetvâ vermek, ders halkasında talebe yetiştirmek, ilmî seyahatlerde bulunmak ve ibadet etmekle geçiren, İslâm âleminin yetiştirdiği büyük müctehidlerden biridir. Elli beş defa hacca gittiği nakledilir.[18] Bu duruma göre o her sene hac yapmıştır.

    İmâm-ı Âzam usûlünü şöyle açıklamıştır: “Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen baş üstüne; sahâbeden gelenleri seçer, birini tercih ederiz; fakat toptan terketmeyiz. Bunlardan başkalarına ait olan hüküm ve ictihadlara gelince, biz de onlar gibi ilim adamlarıyız.”

    “Allah’ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah’ın güvenilir, âlimlerce mâlum ve meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbından dilediğim kimsenin re’yini alırım… Fakat iş İbrâhim, Şâ’bi, el-Hasen, Atâ… gibi zevâta gelince ben de onlar gibi ictihad ederim”[19]

    İmam Muhammed de “İlim dört türdür: Allah’ın kitabında olan ile ona benzeyen, Rasûlullah (s.a.s.)’in sağlam bir senetle nakledilen sünnetinde sâbit olanlar ile ona benzeyenler, Rasûlullah’ın ashâbının icmâ’ı ile sâbit hükümler ile onlara benzeyenler ve nihâyet İslâm fukahâsının çoğu tarafından sahih ve güzel olduğu kabul edilenlerle bunlara benzeyenlerdir”[20] demiştir.

    Ebû Hanife’ye hadis konusunda bir kısım tenkidler yapılagelmiştir. Bunlar: Ebû Hanife hadiste zayıftır[21]; Re’yi ile sahih hadisleri reddeder[22]; Onun nezdinde sahih olan hadis sayısı onyedi veya elli civarındadır,[23] şeklinde özetlenebilir.

    Gerçekte, Ebû Hanife, hadis ilminde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değilse de, “ictihad şûrâsı”nda bu konuda kendisine yardımcı olan hadis hâfızları vardır.[24] İctihadında, bizzat üstadlarından öğrendiği dörtbin kadar hadis kullanmıştır.[25] Bazı hadisleri Hz. Peygamber’e ait oluşunda şüphe bulunduğu, başka bir deyişle hadisin sıhhatini tesbit için ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir.[26] Yoksa Ebû-Hanife, değil sahih hadisleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadisleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik eylemiştir.[27]

    Diğer taraftan, Kıyas yüzünden Ebû-Hanife’ye tenkit yöneltenler haksızlık etmiştir. Çünkü sahâbeden beri kıyas tatbik edilmiş ve diğer imamlar da az veya çok miktarda bu metodu kullanmışlardır. Ebû Hanife:

    1- Kıyası kâideleştirmiş,

    2- Sık kullanmış,

    3- Henüz vuku bulmamış hâdiselere de tatbik etmiştir.[28]

    Yine, “İstihsan” metodu başta Şâfii olmak üzere birçok âlim tarafından ağır bir şekilde mahkum edilmiş ve bazı kimseler tarafından da yalnız Ebû Hanife’ye nisbet edilmiştir. Halbuki mesele mukayeseli bir şekilde incelendiğinde istihsanı reddedenlerle kabul edenlerin buna verdikleri mânânın çok farklı olduğu görülecektir.

    İmam Şâfii’ye göre İstihsan; “Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, güzel bulmasıdır.” Bir kölenin bedelini bile tayin edecek olan kimse onun benzerini gözönüne alarak bu işi yapar. Eğer benzerine aldırmadan bir değer biçerse, tutarsız ve haksız bir iş yapmış olur. Allah’ın helâl ve haramı ise bundan çok daha önemlidir. Bir kimse haber veya kıyasa istinad etmeden hüküm verirse günahkâr olur.[29] İstihsan ile hükmeden, Allah’ın emir ve nehiyleriyle bunların benzerlerini terketmiş, kafasına estiği gibi davranmış olur.[30]

    İbn Hazm’da İstihsan, nefsin arzuladığı, beğendiği şekilde hükmetmektir.[31] “Bu bâtıldır, çünkü delili yoktur, arzuya tâbi olmaktan ibarettir; arzu ve zevkler ise insandan insana değişir”[32] demiştir.

    Bu imamlara göre istihsan; Kitab, sünnet, icmâ ve kıyas gibi mûteber delillerden birine değil de nefsin arzusuna dayanan bir istidlal ve hüküm verme yoludur. Halbuki her ne kadar Ebû Hanife’nin istihsanı nasıl anladığına dâir sarih bir ifade nakledilmemişse de, onun benimsediği hüküm ve ictihad usûlünün, yukarıda zikredilen mânâlarda bir istihsana uymadığı sâbittir. Kaldı ki onun istihsana göre verdiği hükümlere dayanarak mensuplarının ortaya koyduğu istihsan tarifleri yukarıdakilerden tamamen ayrıdır.[33]

    İstihsanın iki anlamı vardır:

    1- İctihad ve re’yimize bırakılmış miktarların tayin ve takdirinde re’yimizi kullanmak; nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi.

    2- Kıyası bundan daha kuvvetli bir delil ve delâlete terketmek, Râzî bu ikincisini de ikiye ayırarak geniş izah ve misaller veriyor ki bunlardan çıkan neticeye göre istihsanın ikinci türü: Nass, icmâ, zaruret veya daha kuvvetli başka bir kıyas sebebiyle kıyası terketmekten ibaret oluyor.

    Bu anlamıyla istihsan hem gayr-i mûteber bir ictihad metodu olmaktan hem de yalnız Ebû Hanife’ye mahsus bulunmaktan çıkmış oluyor. İmam Şâfii, istihsan lâfzını birinci mânâda kullanmıştır.[34] İmam Mâlik, “İstihsan ilmin onda dokuzudur” demiş ve ictihadında buna geniş bir yer vermiştir.[35]
    [1] İbn Hacer Heytemî, Hayratu’l Hisan, 265.
    [2] Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, Çev.: Osman Keskioğlu. İstanbul 1970. 43.
    [3] Hatib el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd, XIII, 333.
    [4] İbnü’l Bezzâzı, Menâkîbu Ebî Hanife, I, 111.
    [5] İbnü’l Esir, Üsdü’l-Ğâbe, III, 133.
    [6] Şa’rânı, Tabakatü’l-Kübrâ, I, 52-53.
    [7] Muhammed Ebû Zehra, İslâm’da Fıkhı Mezhepler Târihi, Çev: Abdulkadir Şener, II, 132.
    [8] Şah Veliyullah Dehlevî, Huccetullah’il Bâliğa, 1, 146.
    [9] Zehebî, Menâkibu’l-İmâm Ebı Hanife ve Sahiheyni Ebı Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen, Mısır.
    [10] M. Ebû Zehra, Ebû Hanife, 44.
    [11] Zehebî, a.g.e, 39.
    [12] el-Kerderî, Menâkıbu’l-İmâm Ebû Hanife, II, 218.
    [13] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, V, 559.
    [14] en-Nemeri, el-İntika, 170.
    [15] İmam Fahrü’l İslâm Pezdevî, Usûlü’l-Fıkh, I, 8; İbnü’n-Nedîm, Kitâbü’l-Fihrist, I, 204.
    [16] Zehebî, a.g.e., 21.
    [17] İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, Ankara 1981, 127.
    [18] İzmirli, İ. Hakkı, a.g.e. 127.
    [19] el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; Zehebî, Menâkıb, 20-21; M. Ebû-Zehra, Târihü’l-fıkh, II, 161; A. Emin, Duha’l İslâm, II, 185 vd.
    [20] İbn Abdilber, el-Câmi’, II, 26.
    [21] İbn Sa’d, Tabakatü’l-Kübra, VI, 368.
    [22] M. Zâhidü’l-Kevserî, Te’nib, 82 vd.
    [23] İbn Haldûn, Mukaddime, 388,
    [24] M. Zâhidü’l Kevserî, a.g.e., 152.
    [25] Mekkî, Menâkıb, II, 96.
    [26] İbn Teymiyye, Raf’u’l-Melâm, 87 vd.
    [27] İbn Hazm. el-İhkâm. 929.
    [28] İbn Abdilber, a.g.e., II, 148; İbnu’l-Kayyım, İlâmü’l-Muvakkim, 1, 77-277, M. Ebû-Zehra, Ebû-Hanife, 324; A. Emin, a.g.e., II, 187.
    [29] er-Risâle, 507-508.
    [30] el-Umm, VII, 267-272.
    [31] el-İhkâm, 42.
    [32] İbtâlu’l-Kıyas, 5-6.
    [33] Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, s.137.
    [34] el-Mekkî, Menâkıb, I, 95.
    [35] Amidî, el-İhkâm, 242; el-Mekkî, Menâkıb, I, 95 vd.
    Explore posts in the same categories: Ebu Hanife’nin Hayatı, EBU HANİFE

    This entry was posted on Kasım 29, 2006 at 3:17 pm and is filed under Ebu Hanife’nin Hayatı, EBU HANİFE. You can subscribe via RSS 2.0 feed to this post’s comments. You can comment below, or link to this permanent URL from your own site.

  144. suskunkral Says:

    bune ya sanki btün peygamberlerinin hayatını yazmış yaza yaza bitiremedim hiç teşekkür etmiyorum :))))))

  145. muhittin Says:

    ebu hanifde ne yenilikler yaptığını görmek istiyorum onların hayatın da görmek istiyorum çok meraklıyım bunun için yani

  146. ebru Says:

    off çok uzun yazamam bunu :(


  147. O KüFüRLErİnİzİ VaRyA SuS Lan Ne kÜFÜrÜ GiDin Lan OkUlUnUZDa Edİn.bURda yOrUm yAzılIyO.KüfÜr dEğİl.HeRhAlDE GöZünÜz İyİ gÖrMÜyO.DoKtOrA gİdSeNiz İyİ oLur.BU ARaDa DİndeN peRfOrMAnSTaN 100 AlDıM…88((((8((((((


  148. ha yAzAmAM çOk uzUN deRSENİZ YOrUM YAZmAyIN.
    bEN İm sülaLem ÜnLü …yOrUm yAzARaK iNSAnLaRı yORmAyIN.88((88888(888888(

  149. feyzanur Says:

    ya ödevim cokkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk uzun oldu ama çok güzel bir site çok sexi kız arkadaşım var

  150. gfb'li can Says:

    offffff din dersi için lazım hoca 3 sayfa dedi bu çok uzuuuuuunnnnnnnnnnn??!!!!!

  151. gfb'li can Says:

    lütfen kısaltııınnnn

  152. bilal Says:

    amınaqoduklarım

  153. melisa Says:

    iiiii

  154. melisa Says:

    çokkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk uzunnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn yhaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!11111

  155. ali Says:

    sexi site

  156. büşra Says:

    ben cok ama cok cok cok cok cok cok teşekür ederşm ödevime yardımcı olduğunuz için


  157. TAMAM.ŞİKAYETLERİNİZİ DİKKATE ALACAĞIZ.

  158. sedefnur Says:

    bence iyi bir anlatım ne dersiniz

  159. osdjskcmvn Says:

    allah razı olsun

  160. hatice Says:

    ya gerçekten çk teşekkürler performans için çk tşk o kadar yardımcı oldunuzki

  161. şeyma Says:

    çok kısa bilgi yazdım bu çıktı

  162. aleyna Says:

    allah razı olsun ödevlerimde cok kolaylık sağladı :)

  163. murat Says:

    çok çok teşekürler din performansıydı bu!!!!!!

  164. er Says:

    ne lan bu çok uzun bu 2cümle istedik

    amk

  165. er Says:

    terbiyesizlerrrrrrrrrrrrr

  166. akıllım Says:

    bence ödev için çok güzel bir insanın hayatı bu kadar mı güzel olur

  167. aliimran Says:

    malmsınız ya bu kadarı nasıl yazcam

  168. Afra Says:

    çok uzun ama işime yaradı

  169. ali Says:

    aminiza goyyim

  170. ali Says:

    orospu çocukları

  171. prenses Says:

    ya ne kadar ayıp yorumlar yapıyorsunuz madem uzun kısaltarak yazın hem de çok güzel olmuş


  172. ya çok sağ olun bu benim proje ödevimdi sizin sayenizde 100 aldım çok teşekkür edrim


  173. arkadaşlar niye ayıp şeyler söylüyorsunuz madem uzun önemli yerlerini alarak kısaltın bu kadar basit bütün aklımı size mi vereyim?

  174. beyaz atlı prens Says:

    çoooooooooooookkkkkkkkkkkkkk uzun ama benimle çıkmak isteyen faceden bana baksın bana istek göndersin hepinizi öpüyorum ama dudaktan ha ha ha ha ha ha :)

  175. yusuf(ordulu) Says:

    çok güzel

  176. eda Says:

    Ayyy çok güzel olmuş , çok beğendim :D Çok işime yarıyo valla ! Çook çook teşekkürler :))

  177. serhat Says:

    Orospi çocukları bu kadar uzun şey yazılır mı hııı ? Piç herif bunu yazanın amina koyim ! Sokıyım ! Bu ara kızlara duyrulur 28 cm ;) İsteyen ekleyebilir ! Gerisidee zateen ********* :D :D Hdi bakalım kendine güvenen kızlar eklesin ! facebooktan serhat taşçı :) Okeey hadi bakalım sex’e :D Amınıza koyim memelerinizi hoplatim Bu iş böyle kızlar hoplıcak ,erkekler keyfine bakçak :D :D

  178. aleyna Says:

    Sen ne sapık şeysin beee !

  179. serhat Says:

    Aleyna seni sikerim zaten soyadın da taylan mış mı nee .Seni bulup amına kanatçam , koltuğa dayayıp Ohh Ohh sen yalvarıcaksın ağaaa aaaaaaaaa yapma diye memeler hop hop ;)

  180. selim zengin Says:

    ne kadar edepsiz insanlarsınız yzdıklarınızdan hiçmi utnmıyosunuz ama dogru sizde hata blnmaz siz bu davranışınızla aileniz sorumlu tutulur olgunlaşmamış insanlarsınız hayatı ciddiye alın…

  181. gülsüm Says:

    teşeküler ödevimden 100 aldım tekyu

  182. alara Says:

    çoq uzun..

  183. irem Says:

    İmam Âzam lâkabıyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meşhur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamı.

    Ebû Hanife, Kûfe’de hicrî 80 yılında doğdu. Numân ve ailesinin Arap olmadığı kesindir; onun Farisi veya Türk olduğu şeklinde değişik görüşler vardır. Dedesi Zûta, Teym b. Sa’lebeoğulları kabilesinin âzatlısı olup, Hz. Ali zamanında Kâbil’den Kûfe’ye gelerek; orada yerleşti. Zûta’nın oğlu Sâbit de Kûfe’de ipek ve yün kumaş ticaretiyle uğraştı. İslâm’ın hâkim olduğu bir ortamda yetişen Numân b. Sâbit küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetti. Kırâatı, yedi kurrâdan biri olarak tanınan İmam Âsım’dan aldığı rivâyet edilir.[1]

    Numân gençliğini ticaretle geçirdikten sonra İmam Şa’bî (20/104)’nin tavsiye ve desteğiyle öğrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf ve nahiv, şiir öğrendi. Yetiştiği Kûfe şehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düşüncenin, itikâdı fırkaların bulunduğu, itikadla ilgili ateşli tartışmaların yapıldığı rey ehlinin yerleştiği bir şehirdi. Dindar bir ailede yetişen Ebû Hanife’nin de bu itikâdi tartışmalara zaman zaman katıldığı kuvvetle muhtemeldir. Ebû Hanife, Şa’bî’nin kendisini ilme teşvikini şöyle anlatmaktadır: “Günün birinde Şa’bî’nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı ve bana, ‘Nereye devam ediyorsun?’ dedi. Ben de, ‘Çarşı pazara’ dedim. O, ‘Maksadım o değil, ulemâdan kimin dersine devam ediyorsun?’ dedi. Ben, ‘Hiçbirinin’ diye cevap verince Şa’bî, ‘İlmi ve ulemâ ile görüşmeyi sakın ihmal etme. Ben senin uyanık ve aktif bir genç olduğunu görüyorum’ dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yaptı. Ticareti bıraktım, ilim yolunu tuttum. Allah’ın inâyetiyle Şa’bî’nin sözünün bana çok faydası oldu.” Kendisinin de belirttiği gibi Şa’bî’nin bu tavsiyesi onun için bir dönüm noktası olmuştur. Bundan böyle ticaret işini ortağı Hafs b. Abdurrahman’a devredecek, ara-sıra dükkânına uğrayacak, asıl işi ilim meclislerine devam etmek olacaktır. O zaman Numan henüz yirmiiki yaşındadır.[2]

    Ebû Hanife’nin yaşadığı yer ve çağda itikâdi fırkalar çoğalmış, bir sürü sapık fırkalar ortaya çıkmış, Emevi hükümdarlarının Ehl-i Beyt’e zulmü devam etmiştir. Mantığı çok kuvvetli olan Numân b. Sâbit hiçbir fırkaya bağlanmadan ilim tahsilini ilerletti ve kelâm ilmine yöneldi. Tartışmak (cedel) için sık sık Basra’ya gitti, ancak kelâm ve cedel’in din dışı olduğunu görerek fıkh’a yöneldi. “Arkadaşını tekfir etmek isteyen ondan önce küfre düşer” diyordu.[3] Kendisi bunu şöyle anlatır: “Sahâbi ve tâbiin, bize gelen konuları bizden iyi anladılar. Aralarında sert münâkaşa ve mücâdele olmadı ve onlar fıkıh meclisleri ile halkı fıkha teşvik ettiler; fetvâ verdiler, birbirinden fetvâ sordular. Bunu anlayınca ben de münakâşa, cedel ve kelâmı bıraktım; selefin yoluna döndüm. Kelâmcıların selefin yolunda olmadığını; cedelcilerin kalpleri katı, ruhları kaba, nasslara muhâlefetten çekinmeyen, verâ ve takvâdan uzak kimseler olduklarını gördüm”[4]

    Numân, babasıyla onaltı yaşında hacca gittiğinde orada tâbiînden Atâ b. Ebî Rebâh, Abdullah İbn Ömer ile tanışarak onlardan hadis dinlediği, rivâyet edilir.[5] Kendisi, tâbiînden sayılır ve etbau ‘t-tâbiînin büyüklerindendir. Onun, gençliğinde çağının bütün düşünce akımlarını izlediği, ihtilâfları çok iyi tesbit ettiği zikredilmektedir.[6] Fıkıhta karar kılıp selefin yolunu izlemeye başladıktan sonra geleneğe uyarak kendisine bir üstad âlim seçti. Onsekiz yıl Irak’ın büyük fakihi Hammâd b. Ebî Süleyman (ö.120/737)’ın derslerine devam etti. Onun vekîli oldu ve on yıllık öğrencilikten sonra kendi kürsüsünü açmak istediyse de, altmış kadar fetvasının kırkının Hammâd tarafından tasvib edildiği ve yirmisinin düzeltildiğini görünce bundan vazgeçerek onun ölümüne kadar vekâletinde bulundu. Özellikle o sırada varolan şu dört fıkhı öğrendi: İstinbat, Hz. Ömer fıkhı, Abdullah b. Mes’ud fıkhı, Abdullah b. Abbâs fıkhı. Birincisi şer’i hakikatleri araştırıp ortaya koymaya, ikincisi maslahata, üçüncüsü tahrice, dördüncüsü Kur’ân ilmine dayanan okuldu.[7]

    Hocası Hammâd b. Ebî Süleyman, İbrahim en-Nehaî ve Şa’bî gibi iki büyük âlimden fıkıh okudu. Abdullah b. Mes’ud ve Hz. Ali’nin fıkhına sahip Kadı Şureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda’ın fıkhından faydalandı. Ebû Hanife’nin fıkhında daha ziyâde İbrahim en-Nehaî okulunun tesiri görülür. Dehlevî, “Hanefi fıkhının kaynağı, İbrahim Nehaî’nin kavilleridir” der.[8] Ayrıca Ebû Hanife, “istihsan” kullanmada tartışılmaz bir ilim elde etmiştir. Onun tâcir olarak halkın günlük hayatıyla iç içe oluşu ve sık sık ilim merkezlerine seyahat edip birçok âlim ile düşünce alışverişinde bulunması, bu alanda saygınlığına sebep olmuştur. Hac seyahatlerinde tâbiîn âlimlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş, ilmî sohbetlerde bulunmuş, onlardan hadis dinlemiştir. Atâ b. Ebî Rebâh, Atiyye el-Avfı, Abdurrahman b. Hürmüz el-A’rec, İkrime, Nâfi’, Katâde bunlardan bazılarıdır.[9] Kendisi şöyle der: “Hz. Ömer’in fıkhını, Hz. Ali’nin fıkhını, Abdullah b. Mes’ud’un ve Abdullah İbn Abbâs’ın fıkhını onların ashâbından aldım”[10]

    Ebû Hanife ilimle uğraşırken ticareti de bütünüyle bırakmadı. Bu, onun helâl rızık kazanmasını sağladığı gibi, ticarî kazancını ve talebelerinin ihtiyaçlarının karşılanmasını, bağımsız bir ilim meclisi kurmasını da sağladı. Ebû Yûsuf’un parasının bittiğini söylemesine ihtiyaç bırakmadan o Ebû Yusuf’u murâkabe eder, yardımda bulunurdu. Gücü yetmeyen talebelerinin de evlenmesini sağlardı.[11] Birçokları ticarette Ebû Hanife’yi Ebû Bekir’e benzetirdi; çünkü o bir malı satın alırken, sattığı zamanki gibi emânet kâidesine uyar, kötü malı üste, iyisini alta koyardı, muhtaç satıcıyı sömürmezdi. Bir defasında bir kadın, satmak üzere ona bir ipek elbise getirdi. O, fiyatını sordu. Kadın yüz dirhem istedi. Ebû Hanife, değerinin yüz dirhemden fazla ettiğini söyledi. Kadın yüzer yüzer artırarak dört yüze çıktığında Ebû Hanife, daha fazla edeceğini söyleyince kadın, “Benimle eğleniyor musun?” demişti. Ebû Hanife de, “Ne münasebet, bir adam getirin de fiyat takdir ettirelim” dedi. Adam çağrıldı ve fiyatı takdir etti: Ebu Hanife o malı beş yüz dirheme satın aldı. Bu olay o zamandan beri halk arasında günümüze kadar anlatılarak, ticarette dürüstlüğe dâir bir darb-ı mesel haline gelmiştir.

    Ebû Hanife vakar sahibi bir insandı. Tefekkürü çok, konuşması az, Allah’ın hudûdunu olabildiğince gözeten, dünya ehlinden uzak duran, faydasız ve boş sözlerden hoşlanmayan, sorulara az ve öz cevap veren çok zeki bir müctehiddi. Fıkhı sistematik hale getirip bütün dünyevî meselelerin leh ve aleyhteki biçimlerini ortaya koyarak ve sağlam bir akîde esası çıkararak doktrinini meydana getirmiştir. Ebû Hanife’nin binlerce talebesi olmuş, bunların kırk kadarı müctehid mertebesine ulaşmıştır.[12] Müctehid öğrencilerinden en meşhurları Ebû Yusuf (158), Muhammed b. Hasan es-Şeybânî (189) Dâvûd et-Tâ; (165), Esed b. Amr (190), Hasan b. Ziyâd (204), Kasım b. Maan (175), Ali b. Mushir (168), Hibban b. Ali (171)’dir. Ebû Hanife’nin fıkıh okulu, talebelerine verdiği dersler ile ondan fetvâ istemeye gelen halk için verdiği fetvâlardan meydana gelmiştir. Ders verme usûlü eski filozofların diyalektik akademi derslerini andırmaktadır. Bir mesele ortaya atılır; bu, talebeleri tarafından tartışılır ve herkes görüşünü söyler; en son olarak İmam, delil ve istinbat ile bir karara ulaşılmasını sağlar ve kararı delillerden ayırarak veciz cümleler halinde yazdırırdı. Bu sözleri en yakın müctehid talebeleri tarafından sonradan mezhebin fıkıh kaideleri haline getirilirdi. Onun ilim meclisi bir istişâre, bir diyalog merkezi, bir hür düşünce okulu idi. Ebû Hanife’nin halkın sevgi ve saygısını kazanmasında; fetvâlarının her yerde haklı olarak tutulmasında; ilmi, ihtilaflardan arındırıp halka selefin yaptığı gibi bilgi aktarması, fitnelere bulaşmaması ve takvası etkili olmuştur. Onun talebelerine verdiği öğütlerde, ilimde hür düşünce ve araştırmanın yollarının tutulması, câhil ve mutaassıplardan uzak durulması gibi önemli kayıtlar vardır: “Halka yaklaş, fâsıklardan uzaklaş. İnsanlığında kusur etme, kimseyi küçük görme. Bir meselede görüşünü sorana bilinen görüşü tekrarla ve sonra o meselede şu veya bu şekilde başka görüşler de bulunduğunu zikret. Halka yumuşak davran, bıkkınlık gösterme, onlardan biriymişsin gibi davran.” Ebû Hanife kimseye “benim görüşüm en doğrudur” demedi; hattâ, kendisinin de bir görüşü olduğunu ama daha iyi bir görüş getirene uyacağını söylerdi. Yine o, talebelerine kendisinden her işittiğini yazmamalarını, çünkü yarın görüşünü değiştirebileceğini ifade ederdi. Demek ki, hiç bir zaman kendisi mezhebî taassub içinde olmamıştır. Aktif bir şekilde olmasa da döneminin siyasî hareketlerine katıldı. Hayatının bir bölümü Emevilerin, bir bölümü Abbâsilerin hâkimiyetinde geçti. Her iki dönemde de siyâsal iktidara karşıydı. Onun siyâsetini ehl-i beyt taraftarlığı belirliyordu. Ehl-i beyt’e büyük muhabbeti vardı. Abbâsîler iktidara geldiklerinde ehl-i beyt’i gözeteceklerini söylemişlerdi. Ancak onların iktidara geldikten bir süre sonra ehl-i beyt’e zulmetmeye devam ettiklerini görünce, onlara da karşı çıktı. Derslerinde fırsat buldukça iktidarı tenkid etti. Her iki siyasal iktidar devrinde de kendisinden şüphelenilmiş, onu kendi taraflarına çekmek, halk nezdindeki itibarından yararlanmak için kendisine kadılık görevini teklif etmişlerse de o, her iki dönemde de teklifleri reddetmiş ve bu sebepten dolayı işkenceye uğramış, hapsedilmiştir.[13] İmam, takvâsı, firâseti, ilmî dürüstlüğü ve görüşlerini iktidara karşı kullanması ile halkın büyük sevgisini kazandı. Abbâsi yönetimi ile hiçbir zaman uyuşmadı, uzlaşmadı. Ticaretten kazandığı helâl rızıkla ilmini destekledi. Hattâ o, Zeyd b. Ali’nin imamlığına zımnen bey’at etmişti. Hz. Ali’nin torunları, kendisi gibi birer birer isyan edip şehid edilirken İmam Zeyd için Ebû Hanife şöyle diyordu: “Zeyd’in bu çıkışı -Hişâm b. Abdülmelik’e isyanı- Rasûlullah’ın Bedir günündeki çıkışına benziyor.” Ebû Hanîfe’nin ehl-i beyt imamları ile olan birlikteliği, Emevi ve Abbâsi yönetimlerine karşı tavrı dikkat çekici bir tavırdır. 145 yılında Hz. Ali (r.a.)’in torunlarından Muhammed en-Nefsü’z Zekiye ile kardeşi İbrahim’in Abbâsilere isyan etmeleri ve şehîd olmaları karşısında Ebû Hanife Irak’ta, İmam Mâlik Medine’de açıkça iktidarı telkin etmişler, bu yüzden ikisi de kırbaçlatılmış, işkence görmüş ve hapsedilmişlerdir. Ebû Hanife alenen halkı ehl-i beyt’e yardıma çağırdığı için hapsedildi ve her gün kırbaçlatıldı. Bunun sonucunda yetmiş yaşında şehidler gibi öldü. Zehirletildiği de rivâyet edilir.[14] Bağdat’ta, Hayruzan mezarlığına defnedildi, cenazesinde binlerce insan hazır bulundu.

    Ölümünden sonra ders halkasını Ebû Yusuf sürdürdü. Vefâtından sonra fetvâları yazılıp, doktrini sistemleştirildi. Hanefilik kanun ve asıllarıyla İslâm dünyasının dört bucağına yayılmıştır. Mezhebi sistematik hale getiren, İmam Muhammed eş-Şeybânî’dir. el-Asl, el-Câmi’ü’s Sağır, el-Câmi’ü’l-Kebîr, ez-Ziyâdât, es-Siyerü’l-Kebir’i yazan odur. Bu kitaplar güvenilir rivâyetler olarak zikredilerek “Zâhirü’r Rivâye” veya “Mesâilü’l-Usûl” adıyla mezhebin ana kaynakları sayılmıştır. Talebelerinin toparladığı “el-Fıkhu’l Ekber”, kesin olarak İmam Âzam’a aittir ve ehli sünnet akidesinin temel kitabıdır.[15] Ayrıca el-Fıkhü’l Ebsât, Kitâbü’l Alim ve’l Müteallim, Kitâbü’r Risâle, el- Vasiyye, el-Kasîdetü’n Numâniye, Marifetü’l-Mezâhib, Müsnedü’l-İmam Ebî Hanife adlı eserler de imamdan rivâyet edilmiştir. Bunların yanısıra kaynak ve araştırmalarda nüshaları bulunamayan başka eserlerden de söz edilmiştir.

    Ebû Hanîfe önceleri Kelâm ilmiyle uğraşmış ve birtakım tartışmalara katılmış olmasına rağmen cedelcilerin iddialı üslûbundan uzak kalmıştır. İctihadlarını değerlendirirken kendisi şöyle demiştir: “Bu bizim reyimizle vardığımız bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye ‘bunu kabul etmeniz gerekir’ demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin onu kabul ederiz”[16] Kendisine tâbi olacak kimselere de şu tavsiye ve ikazda bulunmuştur: “Nereden söylediğimizi (verdiğimiz hükmün delil ve kaynağını) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz.” O, bir tek kişi ya da mezhebin İslâm’ı kuşatmasının mümkün olmadığını biliyordu. Ne Ebû Hanife ne başka bir İmam, kendi ictihadı hakkında böyle bir iddiada bulunmuştur. Onlar hep sahih sünnetin asıl olduğunu, sahih sünnet ile sözleri çatıştığı takdirde sahih sünnet ile amel edilmesi gerektiğini öğrenci ve izleyicilerine özenle tavsiye ve ikaz etmişlerdir.

    Mezhepleri günümüze kâdar varlığını sürdüren Ehl-i Sünnet mezheplerinden dördü arasında ilk tedvin edilen mezhep Hanefi mezhebi olmuştur. Irak’ta doğan bu mezhep hemen hemen bütün İslâm dünyasında yayıldı. Abbâsiler döneminde kadıların çoğu Hanefi idi. Selçukluların, Harzemşahların mezhebi de Hanefilik idi. Osmanlı döneminde de resmi mezhep Hanefilik olmuştur.[17]

    Ebû Hanife yetmiş yıllık ömrünü fetvâ vermek, ders halkasında talebe yetiştirmek, ilmî seyahatlerde bulunmak ve ibadet etmekle geçiren, İslâm âleminin yetiştirdiği büyük müctehidlerden biridir. Elli beş defa hacca gittiği nakledilir.[18] Bu duruma göre o her sene hac yapmıştır.

    İmâm-ı Âzam usûlünü şöyle açıklamıştır: “Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen baş üstüne; sahâbeden gelenleri seçer, birini tercih ederiz; fakat toptan terketmeyiz. Bunlardan başkalarına ait olan hüküm ve ictihadlara gelince, biz de onlar gibi ilim adamlarıyız.”

    “Allah’ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah’ın güvenilir, âlimlerce mâlum ve meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbından dilediğim kimsenin re’yini alırım… Fakat iş İbrâhim, Şâ’bi, el-Hasen, Atâ… gibi zevâta gelince ben de onlar gibi ictihad ederim”[19]

    İmam Muhammed de “İlim dört türdür: Allah’ın kitabında olan ile ona benzeyen, Rasûlullah (s.a.s.)’in sağlam bir senetle nakledilen sünnetinde sâbit olanlar ile ona benzeyenler, Rasûlullah’ın ashâbının icmâ’ı ile sâbit hükümler ile onlara benzeyenler ve nihâyet İslâm fukahâsının çoğu tarafından sahih ve güzel olduğu kabul edilenlerle bunlara benzeyenlerdir”[20] demiştir.

    Ebû Hanife’ye hadis konusunda bir kısım tenkidler yapılagelmiştir. Bunlar: Ebû Hanife hadiste zayıftır[21]; Re’yi ile sahih hadisleri reddeder[22]; Onun nezdinde sahih olan hadis sayısı onyedi veya elli civarındadır,[23] şeklinde özetlenebilir.

    Gerçekte, Ebû Hanife, hadis ilminde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değilse de, “ictihad şûrâsı”nda bu konuda kendisine yardımcı olan hadis hâfızları vardır.[24] İctihadında, bizzat üstadlarından öğrendiği dörtbin kadar hadis kullanmıştır.[25] Bazı hadisleri Hz. Peygamber’e ait oluşunda şüphe bulunduğu, başka bir deyişle hadisin sıhhatini tesbit için ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir.[26] Yoksa Ebû-Hanife, değil sahih hadisleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadisleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik eylemiştir.[27]

    Diğer taraftan, Kıyas yüzünden Ebû-Hanife’ye tenkit yöneltenler haksızlık etmiştir. Çünkü sahâbeden beri kıyas tatbik edilmiş ve diğer imamlar da az veya çok miktarda bu metodu kullanmışlardır. Ebû Hanife:

    1- Kıyası kâideleştirmiş,

    2- Sık kullanmış,

    3- Henüz vuku bulmamış hâdiselere de tatbik etmiştir.[28]

    Yine, “İstihsan” metodu başta Şâfii olmak üzere birçok âlim tarafından ağır bir şekilde mahkum edilmiş ve bazı kimseler tarafından da yalnız Ebû Hanife’ye nisbet edilmiştir. Halbuki mesele mukayeseli bir şekilde incelendiğinde istihsanı reddedenlerle kabul edenlerin buna verdikleri mânânın çok farklı olduğu görülecektir.

    İmam Şâfii’ye göre İstihsan; “Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, güzel bulmasıdır.” Bir kölenin bedelini bile tayin edecek olan kimse onun benzerini gözönüne alarak bu işi yapar. Eğer benzerine aldırmadan bir değer biçerse, tutarsız ve haksız bir iş yapmış olur. Allah’ın helâl ve haramı ise bundan çok daha önemlidir. Bir kimse haber veya kıyasa istinad etmeden hüküm verirse günahkâr olur.[29] İstihsan ile hükmeden, Allah’ın emir ve nehiyleriyle bunların benzerlerini terketmiş, kafasına estiği gibi davranmış olur.[30]

    İbn Hazm’da İstihsan, nefsin arzuladığı, beğendiği şekilde hükmetmektir.[31] “Bu bâtıldır, çünkü delili yoktur, arzuya tâbi olmaktan ibarettir; arzu ve zevkler ise insandan insana değişir”[32] demiştir.

    Bu imamlara göre istihsan; Kitab, sünnet, icmâ ve kıyas gibi mûteber delillerden birine değil de nefsin arzusuna dayanan bir istidlal ve hüküm verme yoludur. Halbuki her ne kadar Ebû Hanife’nin istihsanı nasıl anladığına dâir sarih bir ifade nakledilmemişse de, onun benimsediği hüküm ve ictihad usûlünün, yukarıda zikredilen mânâlarda bir istihsana uymadığı sâbittir. Kaldı ki onun istihsana göre verdiği hükümlere dayanarak mensuplarının ortaya koyduğu istihsan tarifleri yukarıdakilerden tamamen ayrıdır.[33]

    İstihsanın iki anlamı vardır:

    1- İctihad ve re’yimize bırakılmış miktarların tayin ve takdirinde re’yimizi kullanmak; nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi.

    2- Kıyası bundan daha kuvvetli bir delil ve delâlete terketmek, Râzî bu ikincisini de ikiye ayırarak geniş izah ve misaller veriyor ki bunlardan çıkan neticeye göre istihsanın ikinci türü: Nass, icmâ, zaruret veya daha kuvvetli başka bir kıyas sebebiyle kıyası terketmekten ibaret oluyor.

    Bu anlamıyla istihsan hem gayr-i mûteber bir ictihad metodu olmaktan hem de yalnız Ebû Hanife’ye mahsus bulunmaktan çıkmış oluyor. İmam Şâfii, istihsan lâfzını birinci mânâda kullanmıştır.[34] İmam Mâlik, “İstihsan ilmin onda dokuzudur” demiş ve ictihadında buna geniş bir yer vermiştir.[35]
    [1] İbn Hacer Heytemî, Hayratu’l Hisan, 265.
    [2] Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, Çev.: Osman Keskioğlu. İstanbul 1970. 43.
    [3] Hatib el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd, XIII, 333.
    [4] İbnü’l Bezzâzı, Menâkîbu Ebî Hanife, I, 111.
    [5] İbnü’l Esir, Üsdü’l-Ğâbe, III, 133.
    [6] Şa’rânı, Tabakatü’l-Kübrâ, I, 52-53.
    [7] Muhammed Ebû Zehra, İslâm’da Fıkhı Mezhepler Târihi, Çev: Abdulkadir Şener, II, 132.
    [8] Şah Veliyullah Dehlevî, Huccetullah’il Bâliğa, 1, 146.
    [9] Zehebî, Menâkibu’l-İmâm Ebı Hanife ve Sahiheyni Ebı Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen, Mısır.
    [10] M. Ebû Zehra, Ebû Hanife, 44.
    [11] Zehebî, a.g.e, 39.
    [12] el-Kerderî, Menâkıbu’l-İmâm Ebû Hanife, II, 218.
    [13] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, V, 559.
    [14] en-Nemeri, el-İntika, 170.
    [15] İmam Fahrü’l İslâm Pezdevî, Usûlü’l-Fıkh, I, 8; İbnü’n-Nedîm, Kitâbü’l-Fihrist, I, 204.
    [16] Zehebî, a.g.e., 21.
    [17] İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, Ankara 1981, 127.
    [18] İzmirli, İ. Hakkı, a.g.e. 127.
    [19] el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; Zehebî, Menâkıb, 20-21; M. Ebû-Zehra, Târihü’l-fıkh, II, 161; A. Emin, Duha’l İslâm, II, 185 vd.
    [20] İbn Abdilber, el-Câmi’, II, 26.
    [21] İbn Sa’d, Tabakatü’l-Kübra, VI, 368.
    [22] M. Zâhidü’l-Kevserî, Te’nib, 82 vd.
    [23] İbn Haldûn, Mukaddime, 388,
    [24] M. Zâhidü’l Kevserî, a.g.e., 152.
    [25] Mekkî, Menâkıb, II, 96.
    [26] İbn Teymiyye, Raf’u’l-Melâm, 87 vd.
    [27] İbn Hazm. el-İhkâm. 929.
    [28] İbn Abdilber, a.g.e., II, 148; İbnu’l-Kayyım, İlâmü’l-Muvakkim, 1, 77-277, M. Ebû-Zehra, Ebû-Hanife, 324; A. Emin, a.g.e., II, 187.
    [29] er-Risâle, 507-508.
    [30] el-Umm, VII, 267-272.
    [31] el-İhkâm, 42.
    [32] İbtâlu’l-Kıyas, 5-6.
    [33] Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, s.137.
    [34] el-Mekkî, Menâkıb, I, 95.
    [35] Amidî, el-İhkâm, 242; el-Mekkî, Menâkıb, I, 95 vd.
    Explore posts in the same categories: Ebu Hanife’nin Hayatı, EBU HANİFE

    This entry was posted on Kasım 29, 2006 at 3:17 pm and is filed under Ebu Hanife’nin Hayatı, EBU HANİFE. You can subscribe via RSS 2.0 feed to this post’s comments. You can comment below, or link to this permanent URL from your own site.

  184. şevval Says:

    bune ya çoq uzun

  185. şevval Says:

    ewt

  186. rozalin Says:

    hhhhhhhı

  187. hazal Says:

    bence iyi

  188. tuğçe Says:

    bu ne ya daha uzu bişe bulamadınız mı(!)

  189. tuğçe Says:

    ama yine de güzel olmuş elinize sağlık…

  190. Haberci Says:

    sade ve yoruma kapatsaydınız

  191. haber Says:

    en azından bir şey anlatmaya çalışmışsınız.ve bu anlatmaya çalıştığınız şey hem güzel hem bilgi veriyor.

  192. kurt gizem nur Says:

    din ödewim için yardım ettiğiniz için teşekkür ederim:*

  193. Tahir AYAR Says:

    Selam Kardeşlerim 57.mesaja kadar Okudum dayanamadım yazıyorum Site Yönetiminin Tavrını Eleştirecene Levent kardeşim Nasıl bir nesil yetiştiriyorun onu eleştirelim yazık bee mesebini bilmeyenler vay nolacak bazı düzmece hayatları ögrenecenice meshep imamınızın hayatını ögrenin’ki yanlışlardan kurtulasınız Baktımda sade ders notu olarak giriliyormuş siteye Futboldan bahsetsek 1000 sayfada olsa şikayet etmeyiz Oysa Kitabımız Kuranı Kerim 604 Saifedir Rabbim hidayet Versin


  194. selam iyi insan iyi ahlaklıdır

  195. Fehmi Uçar Says:

    Hak ve hakkati yazan böylemi olur.
    Ebu Hanife adıyla anılmasının sebebi neydi?
    Hz.Cafer Essadık’ın talebesi olmadı mı?
    Hz.Cafer Essadık’ın fıkıh okuluna karşı halife destekli kıyas okulunu açmadı mı?
    Bu nasıl br Ehlibeyt sevgisiymiş lütfen cevap verin.


  196. Merhabalar. vaktim olmadığı için tamamını okuyamadım ama. içerisindeki yanlış bilgileri düzeltmek yazan kişi üzerine bir vazifedir sanırım. (bilerek yanlış yazılmamışsa tabi)

  197. orçoo Says:

    insan biraz az yazar

  198. sunay Says:

    çok güzel yazmışsınız ama insana biraz acıyın çok uzun olmuş ama thank yuo

  199. SİTE YÖNETİCİSİ Says:

    küfür ve argo kelimeleri lütfen bu sitede kullanmayalım

  200. tuba Says:

    Yazıdan sonra da altta yazan yorumları okudum, bazılarına çok hayret ettim insanlar ne garip,
    kimse ibret almak için okumamis, çok uzun olmuş diyenler bile var. Alim insan dolu dolu yaşamış az ömre çok iş sığdırmış,herkes bizim insanımız gibi boş değil, ondan uzun geldi galiba

  201. sasa Says:

    Allah razı olsun

  202. Muck Says:

    Bune ya yazmam valla yardımcı ama çooook uzun bb abi ya :D

  203. didem Says:

    güzel ama cok uzun hemde cok ama ellerinize sağlık

  204. ahmer Says:

    haybi :DDDDDDDDD

  205. ahmer Says:

    :::D :D :D :D :D :D d: .D :d :D

  206. ahmet Says:

    çok yardımcı oldu ellerinize sağlık

  207. yekta Says:

    çok saolun biraz uzun olmuş ama bakın bu insanlar bizim gibi insanlar deil azıcık yazıyla bir dini kurtarmış ellerinize sağlık

  208. ayşe lefanto çikana tefalajomo Says:

    falan filan intermilan

  209. şewal Says:

    bu ne be bu kadar yazımı olur okumaktan gozumuz kor oldu bunu kım bu kadar uzun web e koyduysa allah belasını versin

  210. mehmet Says:

    insanın kalbi nasılsa öyle düşünür.nasıl görmek istiyorsa öyle görür.insanın emeğe saygısı olması lazım.lanet okumak bir müslümana yakışmaz.herkesten ALLAH razı olsun

  211. ejder Says:

    hz. halifenin çok iyi bir insan olduğunu gördüm

  212. sevde Says:

    Saolun var olun ama abi bizde bir insansız ya tabi yüz aldım ama canım cikti
    :-( :-) :-) :-) :-) :-( :-( :-( :-( :-( :-) :-) :-)

  213. esmanur Says:

    hiç resim yok ödevimi yapamıyorum.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: